/ Manevi yaşam / Seninle yaşamak istiyorum (12. bölüm)

Seninle yaşamak istiyorum (12. bölüm)

  1. BÖLÜM: KİLİSE BANA HANGİ DENEYİMLERİ SUNAR?

Bir Ortodoks kilisesine her gittiğimizde, Allah’la buluşmaya, O’nunla konuşmaya gideriz. O’na ibadet etmeye, O’nunla iletişim kurmaya, hayatımızın en kutsal anlarını O’nunla yaşamaya gideriz.

Peki Allah’ın mabedinde, bu eşsiz kutsal ibadet saatlerini nasıl deneyimlemeliyiz?

Önce Allah’ın Kilisesinin Ne Olduğuna Bakalım.

Birçok kişi Allah’ın kilisesinin, Allah’ın “evi” olduğunu söyler. Peki, tüm semalar ve tüm yeryüzü O’nun evi olduğuna göre Allah’ın bir eve ihtiyacı var mı? Allah’ın yaşamak için özel bir yere ihtiyacı var mı? Kesinlikle hayır. Ancak biz insanların O’na ibadet etmek için özel bir yere ihtiyacımız var. Bu anlamda, Allah’ın kilisesi, Allah’ın varlığını daha belirgin hale getirdiği yerdir. Herhangi bir ev değildir. Allah’ın kendini gösterdiği, aramıza indiği yerdir.

Bu nedenle ibadethane, Allah’la buluşmaya, O’nunla konuşmaya gittiğimiz yerdir. Elbette, her gün sabah ve akşam evlerimizde dua ederiz. Ancak kilisede birlikte dua etmeye gittiğimizde, oradaki duamız çok daha büyük bir güce sahiptir. Çünkü Mesih bize güvence vermiştir: “İki veya üç kişi benim için bir araya geldiğinde, ben orada, onların arasındayım.”

Ancak, Allah’ın mabedine yalnızca dua etmek, sıkıntılarımızı O’na anlatmak için gitmeyiz. İbadethaneye, hep birlikte O’na ibadet etmek ve O’nun huzurunu çok daha güçlü bir şekilde deneyimlemek için sıklıkla gideriz. Aziz Yuhanna Hrisostomos bu nedenle şöyle der: “Ve kilisenin basamaklarına adım attığınız anda bir değişiklik hissedersiniz. İçeri girersiniz ve hakim olan sessizlik sizi hayrete düşürür, sizi yeryüzünden cennete taşır.” Çünkü orada Mesih’le tanışırsınız, Melekler ve Azizler sizi karşılar.

Bu nedenle ibadethane, tüm Kilise’nin toplandığı yerdir. Kutsal bir yerdir. Allah’ın sunulduğu yerdir. Dua ve ibadet yeridir. Kiliseye Mesih’le buluşmak için gideriz. Bedeni ve Kanı ile birleşmek için. Çünkü ibadethane, biz insanların Allah ile birleştiği yerdir. Kutsal Komünyon aracılığıyla O’nu içimize almaya nail oluyoruz. İçimize Hayatı, Nuru, Sevinci, Mesih’imizi almaya…

İbadethaneye Nasıl Geliriz?

Madem ibadethane aziz, mukaddes, semavi bir yer, oraya nasıl girmeliyiz?

Cumartesi Akşamı

Cumartesi akşamını büyük ve kutsal bir şey olarak deneyimlemeliyiz. Bu, kutsal Allah ile büyük buluşmamızı beklediğimiz zamandır. Elbette, hafta boyunca canımızı Pazar gününe yöneltmeliyiz. Ama özellikle Cumartesi akşamı, beklentimizin doruk noktası olarak deneyimlenmelidir. Öyleyse her Cumartesi, akşam yaklaşırken, diğer işlerimizi ve kaygılarımızı olabildiğince bir kenara bırakmalı ve zihnimizi ve kalbimizi Allah’a yöneltmeliyiz.

Televizyon, radyo, dünya haberleri, internet, cep telefonlarımızı, telefon görüşmelerimizi bir kenara bırakacağız. Gece dışarı çıkmaktan, ziyaretlerden, eğlencelerden, gezmekten kaçınacağız. Ve Pazar gününe hazırlanacağız. Fiziki temizliğimize dikkat edeceğiz ve evin annesi, sabah sızlanma ve endişe yaşamamak için küçük çocukların ertesi gün giyecekleri kıyafetleri hazırlayacak.

Akşam yemeği masasında, tüm aile, sakin ve kutsal bir atmosferde bir araya gelecek. Yemekler sade olacak ve eğer ertesi gün komünyon alacaksak yağsız olacak. Bu aynı zamanda hafif bir mideye ve huzurlu bir uykuya sahip olmamıza da yardımcı olacak. Yemeğin sonunda Pazar günü okunacak olan İncil’i ve Havarilerin Mektuplarından okuma yapacağız. Kutsal metinler üzerinde konuşacağız. Ardından her birimiz, hatalarımız veya eksikliklerimizle incittiğimiz kişilerden özellikle özür dileyeceğiz.

Sonra, tek başımıza veya tüm aileyle birlikte Akşam Yemeyinden Sonra Okunan duaları okuyarak dua edeceğiz. Komünyodan önce okunan duaları okumak, eğer komünyon alacaksak bize çok yardımcı olacak. İkonalarımız önündeki kandili yakacak, bir mum ve biraz da buhur tütsüleyeceğiz.

Allah ile baş başa, huzur ve sessizlik içinde, dünyanın dikkat dağıtıcı unsurlarından ve gürültüsünden uzak, Allah ile yaşayabileceğimiz sessiz bir yer bulacağız. İlahi Ayin veya Kutsal Komünyon’dan bahseden bir kitaptan birkaç sayfa okuyacağız. Bu çalışma bize Pazar deneyiminin bir ön tadını verecek. Dahası, bize çok yardımcı olacak şey kendimize dönmek, kendimizi incelemek: Yarın Allah ile karşılaşacak, O’na ibadet edecek, hatta O’nunla iletişim kuracak olan ben kimim? Bu, canımıza pişmanlık, Allah’ın merhametini arama ve onu üzmüş olma duygusunu getirecek. Son olarak, kendi dua sözcüklerimizden birkaçını söyleyeceğiz, “Rab İsa Mesih, bana merhamet et” duasını elimizden geldiğince tekrarlayacağız. Bu yürekten gelen dua, eğer canımızın derinliklerinden geliyorsa, uykumuza bile yansıyacaktır.

Ertesi gün Allah’a ibadet etmek için zihnimiz berrak olsun diye erken yatalım. Eğer komünyon alacaksak, ağzımız tertemiz olsun diye dişlerimizi fırçalayalım.

Pazar Sabahı

Sabah yine erken kalkacağız. Çünkü çok küçük çocuklarımız yoksa, sabahın erken saatlerinden itibaren kiliseye erken gitmeliyiz. Uyanır uyanmaz, gerginlik, kavga, bağırış, söz olmadan sakin bir şekilde hazırlanacağız. Sabah hiçbir şey yiyip içmememiz, hatta su bile içmememiz elzemdir. Sade ve gösterişsiz, güzel kıyafetlerimizi giyeceğiz.

Her şey hazır olduğunda, haç çıkarıp sevinç ve ilahi ibadet beklentisiyle evimizden ayrılacağız. Ve Allah ile buluşmak için kiliseye gideceğiz. Bu buluşmamız için semavi dünya da hazırlanıyor ve bizi bekliyor.

Çanlar Allah’ın Çağrısıdır!

Kilisemizin geleneğine göre, tıpkı Nuh’un Tufan’dan önce insanları ve hayvanları Tufan’dan kurtulmak için bir simandro (ahşap eşya) gemiye çağırması gibi, Allah da hepimizi çanlarla Yeni Gemi’ye, yani Kilisesi’ne, günah tufanından kurtulmamız için çağırır. Çan sesleri, esasen meleklerin bizi kiliseye koşmaya çağıran trompetleridir.

Çanlar üç kez çalınır: Sabah Duası’nın başında, ortasında ve sonunda. Ve çanın sesini, Allah’ın çağrısını her duyduğumuzda, saygıyla haçımızı kaldırarak davetine karşılık veririz. Ne yazık ki, çanlar çalarken bazı Hristiyanlar kayıtsız kalır, uyurlar. Allah’ın bizi Pazar sabahı, hükümranlığının ön tadı olan ilahi ayine çağırması ve bizim uyumamız veya gezilere çıkmamız korkunçtur.

İlk Çan Çalıyor!

Sabah ayini başlıyor. İlk çan duyuluyor. Çanı kim çalıyor? Zangoç mu? Kim çağırıyor? Allah! İlk çan çaldığında bize şöyle der: Gelin!… Kimi çağırıyor? Sadece ihtiyarları mı? Kaçımız Allah’ın çağrısına kayıtsız kalıyoruz!… Ve Allah ısrarla çağırmaya devam ediyor. Çanlar ikinci kez çalıyor: Gelin, bizi yine çağırıyor, sizi bekliyorum.

Eskiden, üçüncü kez çan çaldıktan sonra kiliselerin kapıcıları kapıları kilitlerdi. Üçüncü kez çan çaldıktan sonra içeri girmeyi başaramazsanız, dışarıda kalırdınız. İncil ve vaaz bittiğinde kapıları tekrar açarlardı; kimsenin girmesi için değil, katekümenler çıksın ve sadece inananlar kalsın diye. Ve İlahi Ayin sonuna kadar kapıları tekrar kapatırlardı.

Bugünkü Hristiyanlara ne oluyor? Özellikle küçük çocuklarıyla birlikte olan bazı genç ebeveynler! Allah’a sadece birkaç dakikalarını mı veriyorlar? Allah ve canımızın değeri sadece birkaç dakika mı? Küçük çocuklar kilisede bir saat dayanamaz mı? Saatlerce oyun alanında dayanıyorlar. Allah’ın kilisesinde bir saat bile dayanamazlar mı? Çocuklar küçük yaştan itibaren kiliseye gitmeyi öğrenmezlerse, ne zaman öğrenecekler? Ergenliğin zorlu yıllarına girdiklerinde mi? Peki ebeveynler Allah’a ibadetlerini nasıl yapacaklar?

Görünüşümüz

Bir arkadaşımız kutlama yaparken ve bizi kutlamasına davet ettiğinde, evine nasıl gideriz? İş kıyafetleriyle gitmeyiz. Kirli gitmeyiz. Gittiğimiz kişi ne kadar saygın biriyse, o kadar hazırlıklıyızdır. Yıkanmış, temiz gideriz. Uygun şekilde giyinir, en temiz ve en güzel kıyafetlerimizi giyer, hediyelerimizi alır ve o eve gideriz. Bir arkadaşımızın kutlamasına giderken böyle hazırlanıyorsak, Allah’ın evine giderken ne kadar daha fazla hazırlık yapmalıyız?

İbadethaneye, sanki işimize veya kır evimize gidiyormuş gibi dikkatsizce girmek kabalıktır. Kiliseye edepsiz ve kışkırtıcı kıyafetlerle gitmek ise çok daha kabadır. Kilise gösteriş yapılacak bir yer değildir. Eğer buna dikkat etmezsek, kendi canınıza zarar verir ve başkalarına rezil oluruz.

Aziz Yuhanna Hrisostomos bu konuda, “Kilisede giydiğimiz kıyafet her bakımdan güzel olmalı. Gösterişli değil, edepli olmalı.” diye vurgular. Ve “Kadınlar sade kıyafetlerle dua etmeli, gösterişli saç modelleri, altın takılar veya pahalı kıyafetlerle değil, sade bir şekilde süslenmeliler.” diyen Elçi Pavlos’a atıfta bulunur. Ve şöyle açıklar: “Elçi Pavlus kadınların zenginliklerini sergilemesini yasaklıyorsa, makyaj yapmayı, göz makyajını, sallanarak yürümeyi, tuhaf kıyafetler giymeyi ve benzeri şeyleri çok daha fazla yasaklar.”

Tutkularımızı İbadethanenin Dışında Bırakırız

Kiliseye girmeden önce, Musa’nın bir gün Sina Dağı’nda şok edici bir gizem gördüğünde yaptığı şeyi yapmalıyız: yanan ama tükenmeyen bir çalı. Kendisine “Ayakkabılarını çıkar ve buraya yaklaşma. Durduğun yer kutsaldır, “kutsal topraktır” diyen Allah’ın sesine itaat etmişti.

Yeryüzündeki en kutsal yere, Allah’ın mabedine girdiğimizde, yanan bir çalıyla değil, Allah’ın ateşiyle karşılaşırız. Ve Allah bizden bunu istemez.

Ayakkabılarımızı çıkaralım, ama tutkularımızı, günahlarımızı ve günlük endişelerimizi (öğle yemeğinde ne pişireceğimiz, ne almayı unuttuğumuz, günün sorunlarını nasıl çözeceğimiz) dışarıda bırakalım. Bunları Allah’a bırakalım. O, sevgisini önceliğimiz, ilk kaygımız ve sevgimiz olarak gördüğümüzde, bunları çözecektir.

Cep Telefonlarımızı Kapatıyor, Kalbimizin Antenlerini Açıyoruz

Allah’ın kilisesinde cep telefonlarımızı kullanmak korkunç bir şeydir. Kilisede cep telefonlarımıza ihtiyacımız yok. Başka sinyaller veren başka bir cep telefonuna ihtiyacımız var. Allah’la konuşmak için, bizi cep telefonu şirketleriyle değil, cennetle, doğaüstü güçlerle bağlayan başka antenlere ihtiyacımız var.

Kiliseye Huşuyla Giriyoruz

Mekanın kutsal olduğuna ve orada Rab’bin varlığının daha belirgin hale geldiğine olan inançla giriyoruz. Ama aynı zamanda saygı ve Allah korkusuyla! Azizler kiliseye girdiklerinde ve ancak tapınağın avlusuna yaklaştıklarında huşu hissettiler ve semavi halleri deneyimlediler. Elbette tüm bunları anlamıyoruz. Kiliseye gittiğimizde cennete girdiğimizi, Allah’ın tahtına yükseldiğimizi anlamıyoruz.

Melekler ve Azizler Bizi Karşılıyor

Bir arkadaşımız kutlama yaparken evine gittiğimizde, kapıyı çalarız ve arkadaşımız bizi karşılamak için kapıdan çıkar. Kiliselerimizde de aynı şey olur. Kutsal Melekler ve Azizler, özellikle bu günü kutlayanlar, bizi görünmez bir şekilde karşılarlar.

Mum Yakarız

Bir kutlamaya gittiğimizde elimizde ne tutarız? Armağanlarımızı. Aynı şekilde, kiliselerimizde de Allah’a armağanımızı sunarız. Hangi armağanı sunarız? Bir mum. Mumun Allah’a bir armağan olduğunu mu söyleyeceksiniz? Mumun kendisi armağan değildir, armağanı sembolize eder. Hangi armağanı?

Kilisede armağan olarak kendimizi sunarız. Kilise’ye sunduğumuz gerçek armağan budur, mumumuz değil. Mumumuz bir semboldür. Sanki Mesih’e şöyle diyormuşuz gibi: “Rabbim, mum nasıl eriyip ışık veriyorsa, kalbim de Sana olan sevgiyle öyle erisin. Tüm hayatım bir ateş, bir eriyiş, bir sunu olsun; Senin uğruna eriyip, ışık vermek için.”

Ayrıca, sönük mumumuzu yakmak için diğer mumların alevinden alev almalıyız ve ilk mum alevini Kutsal Sunak’ın kandilinden alır. Bu bize, canımızın bir alev olması için, canımızın mumunu Allah’ın ışığından “yakmamız” gerektiğini gösterir. Ve Vaftizimizle aldığımız Kutsal Ruh’un ışığında yaşamak için. Tıpkı mumumuzun yanıp parladığı gibi, Mesih’in nuru da canımızda parlamalı ve içimizdeki her kötülüğü ve tutkuyu yakıp yok etmelidir. Tıpkı mumumuzun aydınlatmak için erimesi, yanması ve yok olması gibi, biz de çevremizdekileri aydınlatmak için Allah sevgisiyle erimeli ve kardeşlerimiz için kendimizi feda etmeliyiz. Böylece Allah’ın ışığı etrafımızda, yaşamlarımızda ve toplumumuzda parlayacaktır.

Mum ışığı aynı zamanda Azizlerin nurunu da simgeler. Bu nedenle, hala mumlu avizeleri olan manastırlarda, Kutsal Ayinler sırasında, Azizlerin de bizimle birlikte kutlama yaptığını ve dans ettiğini göstermek için avizeleri sallarlar.

Sunu Ekmeği

Bazı dindar kadınlar, bir sunu ekmeği yoğurarak Allah’a çok daha yüce bir armağan verirler. Elbette, her ev hanımı sunu ekmeği yoğuramaz. Uygun manevi koşullar oluştuğunda ona bunu bahşeden manevi pederinden bir takdis alması gerekir. Ancak ne yazık ki, günümüzde bu tür ev hanımları giderek daha az bulunuyor ve rahipler fırından çıkan bir sunu ekmeğini kullanmak zorunda kalıyor. Ancak sunu ekmeği, satın alınmak yerine dua ile yoğrulmalıdır.

Sunuyu yoğuracak ev hanımı, manevi pederinden temiz elleri, temiz bedeni ve temiz kalbiyle takdisini aldıktan sonra dua edecek, mumu yakacak, tütsüyü yakacak ve Allah’ın işini bereketlendirmesi için çeşitli dualar okuyarak sunuyu yoğuracaktır. Kullanacağı kaplar temiz olmalı ve yalnızca bu hizmet için kullanılmalıdır.

Bu sunuyu, rahibin sabah anması için yaşayanların ve ölenlerin isimleriyle birlikte temiz bir havluya sarılı olarak tapınağa götürür. Mümkünse sunuyu ibadethaneye Pazar sabahı değil, Cumartesi Akşam Duası’na kadar götürmek daha iyidir; Böylece rahip zamanında hazır olsun, ertesi sabah hazırlayabilsin.

Rahip, Mesih’in Bedeni olacak kısmı ayıracaktır. Sunu ekmeğinin geri kalanı daha sonra antidoro olarak kesilecektir. Bu, rahip tarafından İlahi Ayin sonunda, herhangi bir nedenle “armağan”ı, yani Kutsal Komünyonu alamayanlara bir kutsama olarak sunulacaktır. Müminler antidoroyu da oruçlu bir şekilde yemeli ve takdisini almak için rahibin elinden almalıdır.

Her İlahi Ayin’de rahip, sunu ekmeğini mayalayan kişi için, verdiği isimlerin anılması için, aynı zamanda ise onu kiliseye getirenler için de dua eder. Bundan daha büyük bir takdis var mıdır? İşte Allah’a sunduğumuz bir armağan. Esasen, O’na değerli Bedenine dönüşecek ekmeği veririz.

İkonalara Hürmet Ederiz

Kilisenin ilk bölümü olan narteks, yeryüzünü sembolize eder. Cennetin ön odasıdır. İnsanın “sürgün yeri” ve kayıp cennete “dönüş yolu”dur. Bu nedenle narteksin duvarlarında genellikle Adem’in sürgününden, aynı zamanda Cennet ve İkinci Geliş’ten ikonografiler görürüz.

Nartekse girer girmez saygıyla haç işareti yapar ve sepetten iki üç mum alırız. Mumları yakar, mumluğa diker ve ardından orada bulunan Azizlerin ikonlarına hürmet ederiz. İkonanın ahşabına, camına veya boyasına kesinlikle tapınmayız. Ancak tasvir edilen yüzlere, Azizlerin tasvirleri önünde saygıyla eğiliriz ve içimizden dua ederiz.

Ve Azizler bizi cennete götürmek için karşılarlar, bizse onları kucaklarız, onlara eğiliriz, onları selamlarız: Günaydın Azizim, deriz içimizden. Bugün buraya sizin lütfunuzla geldim. Kutsal ikonaların önünde eğilerek, onların tasvirlerini görerek seviniyor ve canımızı dinlendiriyoruz. Ve onların karşımızda olduğunu hissediyoruz.

İçimizde bizi görüyorlar, duyuyorlar, anlıyorlar. Düşüncelerimizi onlara yöneltiyor ve onların hayatlarından, kutsallıklarından, Mesih’e olan sevgilerinden ilham alıyoruz. Ayrıca onlarla duygusal bir bağ kuruyoruz çünkü sadece ikonlarını kucaklamakla kalmıyor, aynı zamanda onlarla konuşuyor, sorunlarımızı anlatıyoruz. Onlara dua ediyor ve onlarla bir diyalog içinde olduğumuzu hissediyoruz. Bu yüzden onların kutsallaştırıcı lütuf ve takdislerini istiyoruz.

Ana Kiliseye Gireriz

Narteksteki kutsal ikonalara hürmet ettikten sonra ana kilisenin içine gireriz. “Yerden göğe doğru yürürüz”. Çünkü kilisenin tamamı evrenin bir imgesidir. Merkez kilise, Kilisenin ana gövdesi gök ve yer arasında bir imgedir; Kutsal Sunak ise Cennet’in ve Allah’ın tahtının bir imgesidir. Kilisenin tamamı Doğu’ya dönüktür, böylece inananlar Doğu’ya dönerek dua edebilir ve kaybettikleri Cennet’i arayabilirler.

Kutsal Sunak, kilisenin en kutsal kısmıdır. Sadece rahipler ve bu kutsal mekanda hizmet etmekle kutsanmış olanlar buraya girebilir. Kutsal Sunak’ın merkezinde, Mesih’in Mezarı’nı ve aynı zamanda Allah’ın tahtını simgeleyen Kutsal Masa bulunur. Ana kilise ile Kutsal Sunak arasında kutsal ikonaların bulunduğu ikonostasis bulunur. İkonostasisin merkezinde Altın Kapı bulunur. Cennet’in kapısı, cennete giriş kapısıdır. İkonostasisin önünde, sağda ve solda, korolarının ilahi terennüm ettiği iki kürsü görürüz. Bu iki koro, Allah’ın tahtı önünde ilahiler terennüm eden melekleri simgeler.

Çevremizde, kilisenin tüm ikonografilerinin bir düzeni, bir amacı vardır: Bakışlarımızı yukarıya, cennete, hedefimize çevirmemize, “lütuf aracılığıyla ilahileşmemize” olmamıza yardımcı olmak. Böylece bakışlarımız hemen yükselir. Peki nereye döner? Kilisenin en yüksek noktası olan kubbeye. Yukarıdaki kubbede Mesih’imiz vardır. Bizi gören, takdis eden, kucaklayan, hepimizi, melekleri, azizleri ve insanları kapsayan Yüce Allah. Ve tam karşısında, derinliklerde, Kutsal Sunak’ın tepesinde, göğü yerle birleştiren Annemiz Meryem Ana vardır. O, gökle yer arasındaki Merdiven’dir ve bize Oğlu’na giden yolu gösterir. Kubbenin altında Melekler, İncil yazarları, daha aşağıda Peygamberler, Mesih’in hayatı vardır. Bakışlar aşağı doğru indikçe, sağda ve solda Rabbimiz’in hayatındaki büyük olayların tasvirlerini görürüz. Mucizelerden sahneler. Mesih’imizin tüm hayatı!

Ve daha aşağıda Azizler. Bakışlarımız, bizi çevreleyen Azizlerin bakışlarıyla buluşur. Kilise ikonografisinde etrafımızda, yanımızda, yanı başımızdadırlar…

Ve sonra daha aşağıda? Aziz figürlerinin altında biz…

Bu yüzden geçmişte bazı kiliselerde Azizleri duvarlara alçak resmetmediler. Neden? Müminlere ve bize, burada bir alan varsa, oraya sizin girmeniz gerektiğini söylemek için! Kiliseye Aziz olmak için geldiniz. Günümüzde sadece Aziz Paisios, Aziz Porfirios, Aziz Yakovos, Aziz Amfilohios resmediliyor. Siz de oraya girmelisiniz. Bu yüzden kiliseye geliyorsunuz. Aziz olmak için.

Duvarlardaki tüm ikonalar, ama aynı zamanda bizler, Allah’ın birer canlı ikonası, hepimiz tek bir yönde, Mesih’e doğru yürüyoruz.

Yerimize Geçeriz

Kutsal alanda sessizce hareket ederiz. Her zaman ciddi, ölçülü hareketlerle ve alanın kutsallığını hissederek… Kilisemizin asırlardır süregelen havarisel geleneğinde olduğu gibi, erkekler erkeklere, kadınlar da kadınlara ayrılmış olan yerlere oturur. Havarisel kanunlar, ilahi ibadette iki cinsiyet arasında ayrım yapar. Ve Kudüslü Aziz Kirillos şunu vurgular: “Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla birlikte durmalıdır; kurtuluş davası, kayba bahane olmasın.”

Gözlerden uzak bir köşe seçeriz; ortada görünmek için değil, bir geçitte de kimin girip kimin çıktığını görebilmek için değil. Durduğumuz yerde sessiz, kendimize odaklanmış bir şekilde dururuz. Arkamızdan yaşlılar gelirse, yerimizi onlara veririz. Ancak, o anda diğer müminlere selam vermeden, zihnimizi her zaman Rab’be çeviririz. İlahi Ayin bittikten sonra tanıdıklarımızı selamlarımız ve yine kilisenin içinde değil, dışında bunu yaparız. Böylece, yabancı bakışlar ve dikkat dağıtıcı unsurlar olmadan, odaklanarak, sessiz bir şekilde otururuz. Bakışlarımızı Allah’a odaklayabileceğimiz bir yer buluruz. Aziz Hrisostomos bu konuda şöyle der: “Kilisede korku ve titremeyle, dikkatle ve istekle, bakışlarımız yere dikilmiş ve canımız göğe yükselmiş halde durmalıyız… Çünkü kilisede birçok kişi mekanik bir şekilde Mezmurlar ve dualar tekrarlayıp, ne dediklerini bilmeden gidiyor. Dudaklar oynuyor ama kulaklar duymuyor. Duanı duymuyor musun, Allah’ın duymasını mı istiyorsun? Diz çöktüm diyorsun. Ama aklın uçup gidiyor. Bedenin kilisenin içinde, ruhun ise dışında. ‘’

Sabah Duasında Esnasında Okunan 6 mezmur Başlar

İlk çan çoktan çalmıştır. Sabah Duasıyla birlikte kilisede mezmurlar okunmaya başlar. Yani okuyucu kutsal Mezmurlar Kitabı’ndan altı Mezmur okur. Ancak, okuyucu bu mezmurları okuduğunda Kilise, o sırada nartekste iseniz bile ilerleyemeyeceğinizi söyler. Orada hareketsiz kalırsınız. Rahip İncil’i okurken de aynısını yapmalısınız. Girmiyorsunuz, nartekste hareketsiz duruyorsunuz. Kilise neden sizden hareketsiz kalmanızı ister? Birisi diyebilir ki; alt tarafı altı Mezmur okuyoruz! Bunda ne var ki bu kadar özel?

Ancak, Altı Mezmur biter bitmez, Mezmur yazarları ne söylüyor? “Rab Allah bize göründü, Rab’bin adıyla gelen kutsanmıştır”. Kilise neden Altı Mezmur okunduğu esnada kiliseye  girmemize izin vermiyor? Çünkü İşte o esnada Allah iner! Ona çok sayıda melek eşlik eder… Azizler iner.

Sevdiklerimizin İsimlerini Kutsal Sunu Ekmeğinde Okunması İçin Yazarız

Sabah Duası kutlanırken, Proskomidi adı verilen Kutsal Sunak’ın kuzey nişinde rahip, Kutsal Ayin sırasında Mesih’in bedeni ve kanına dönüşecek olan Kutsal Tepsi üzerindeki ekmeği ve kutsal kadehteki şarabı hazırlar. Ardında azizlerin, meleklerin ve insanların isimlerini okumaya başlar.

Her isim için rahip, sunu ekmeğinden küçük parçalar çıkartır ve bunları kutsal tepsinin üzerine koyar. Önce en kutsal Allahdoğuran’ın, kutsal meleklerin, azizlerin isimlerini, ardından da yaşayan ve ölmüş Hristiyanların isimlerini anar. Biz Hristiyanlar daha önce yaşayan ve ölmüş olanların isimlerini, kiliseye getirdiğimiz küçük kağıt parçalarına yazarız. Bunlar kilisemizin dua etmesini istediğimiz akraba ve tanıdıklarımızın isimleridir. Böylece, kutsal tepside melekler ve insanlar birlikte anılır. Azizler ve müminler, tüm Kilise!

Buhur Bizim Duamızdır

Rahip belirli zamanlarda bize buhurdanlık salladığında, haç işareti yapmayız, Allah’ın takdisini ve lütfunu umarak elimizi göğsümüze koyarak hafifçe eğiliriz. Aynı zamanda, duamızın buhur gibi Allah’ın tahtına yükselmesi ve ibadetimizin “ruhani bir koku” gibi kabul görmesi için dua ederiz.

Genellikle Ne Zaman Haçımızı Yaparız?

Kiliselere girerken veya çıkarken. İkonalara veya kutsal emanetlere saygı gösterirken. Her ayinin başında. “Gelin, ibadet edelim ve secde edelim…” kısmında. Kutsal Üçlü’nün, Meryem Ana’mızın veya bir azizin adını duyduğumuzda. Komünyondan önce ve sonra. Ayinlerin sonunda.

Ancak, rahip bize buhurdanlık salladığında, haç işareti yapmayız. Elini öptüğümüzde veya ondan antidoro aldığımızda da.

Semavi Nurda Yaşarız

İlahi ibadet saatinde kiliseleri dolduran semavi ışığı gören azizlerin tanıklıkları vardır. Örneğin, Aziz Nifon bize gördüğü doğaüstü bir vizyonu anlatır: Bir İlahi Ayin sırasında, semadan inen ve tüm Kutsal Sunağı ve rahibi kaplayan muazzam bir ateş gördüğünü anlatır.

Ayrıca, Büyük Eftimios’un hayatında, bir İlahi Ayin sırasında, Heruvim ilahisi başladığında aniden Kilise kubbesinden akkor bir bulut gibi inen ve Kutsal Sunak’taki rahipleri saran devasa bir alev gördüğü belirtilir.

Melekler Arasında Dua Ederiz

Kiliselerin, her müminin yanında durup, hayranlıkla ilahi terennüm eden ve müminleri bu harika duaya katılmaya teşvik eden parlayan meleklerle dolup taştığını gören Azizlerin sayısız tanıklığı vardır.

Bu aynı zamanda bize, Kutsal İlahiler Kitabı’nda da ifşa edilir. İlahi Ayinde Heruvim ilahisi esnasında şöyle söyleriz: “Şimdi semavi güçler yanımızda ve bizimle dua ediyorlar.” Ve hep birlikte, melekler ve insanlar, cümlenin hükümdarına ilahiler terennüm ederiz. Korkunç bir gizem gerçekleşmektedir ama haberimiz yok. Kutsal Cumartesi Heruvim İlahisi şöyle der: “Hepiniz mutlak bir sessizliğe bürünün, korku ve titreme içinde durun; ve dünyevi hiçbir şey düşünmeyin, çünkü şimdi Allah’ın kendisi, Kralların Kralı ve Efendilerin Efendisi, önünüzden geçecek. Onun önünde, yüzleri örtülü, öylesine şaşkına dönmüş melek koroları vardır.” İşte Allah’ın Azizleri tam da böyle bir deneyim yaşadılar. Onlarla birlikte kutlama yapan sayısız melek gördüler. Aziz Nifon, Büyük Giriş’teki bir İlahi Ayin sırasında göklerin açıldığını ve binlerce meleğin kiliseye indiğini anlatır.

Ayrıca “Limonario’da’’ da Şunlardan Bahsedilir:

Pentikost günü, Sina Dağı’nın tepesinde, bir İlahi Ayin icra edildiği esnada, rahip “zafer ilahisini nağmelendirirler, haykırırlar ve söylerler ki…” dediği sırada, çevredeki tüm dağlardan yankıya benzeyen ve bir sesin tınısını andıran korkunç bir kükreme duyulur; ve kalabalık, huşu ve korkuyla dolar. Ses, rahibin beyanına şöyle karşılık verir: “Kutsal, Kutsal, Kutsaldır Rabbül Sabaut…” Bu anlaşılamayan haykırış, İlahi Ayin bitene kadar sürekli tekrarlanır!…

Kutsal Komünyon’da “Korku ve Titremeyle”

Bu yüce gizemi bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alacağız. Burada sadece bazı unsurlara kısaca değineceğiz.

Aziz Hrisostomos bu konuda şöyle der: “Kutsal Gizemlere hazırlıksız yaklaşmamanızı rica ediyorum”. “Kutsal Komünyon vakti geldiğinde ve Kutsal Sofra’ya yaklaştığınızda, Mesih’in orada olduğuna kesin olarak inanın.” “Rahibin size Rab’bin Bedenini ve Kanını sunduğunu gördüğünüzde, rahibin bunu yaptığını düşünmeyin, uzatılan elin Mesih’in olduğuna inanın.” “Bu nedenle, Kutsal Komünyon’a korku ve titremeyle, temiz bir vicdanla, oruç ve dua ile gelin. İbadet eden kardeşlerinizi itmeden veya konuşmadan. Söyle bana arkadaşım, ne acelen var?”

Sonuna Kadar Kalırız

Bazı müminler, kısa sürede ayrılmak için acele ederler. Aziz Hrisostomos bu konuda şöyle der: “Kiliseye geldin ve Mesih’le buluşmaya layık görüldün; ayin bitene kadar ayrılma. Eğer bitmeden önce ayrılırsan, bir kaçak kadar suçlusun… Ne yapıyorsun be adam? Mesih oradayken, melekler ona hizmet ederken, kardeşlerin hâlâ komünyon alırken, onları terk mi ediyorsun? Mesih sana bedenini sunuyor ve sen ona teşekkür etmek için bir an bile beklemiyorsun. “Her şeyi yarıda bırakıp gidiyor musun? İlahi Ayin bitmeden ayrılanların kimin işi olduğunu sana söylememi ister misin? Yahuda’yı taklit ediyorlar… O zaman gitmeseydi hain olmazdı, kaybolmazdı.”

Ve Mevlitlerde

Diğerleri ise mevlitlerde birkaç dakika kalıp, bu törenlerin yapıldığı merhumlar için dua edecek sabra sahip değiller. Ve aceleleri olduğunu veya mevlitlerdeki merhumu tanımadıklarını bahane ederler. Mevlit birkaç dakika sürer. Uzun sürmez. Üstelik o sırada kendi merhumlarımız için de dua edebiliriz. Onların canlarının dualarımıza ihtiyacı vardır. Her İlahi Ayin’de Mesih’imizin hayatını yaşarız. Dolayısıyla, her İlahi Ayin’de Melekler ve Azizler mevcutsa, Mesih’in kendisi de gerçekten aramızdadır ve yapılan her şey sadece Mesih’in hayatının sembolik temsilleri değildir aynı zamanda, ayin sırasında sanki içindeymişiz gibi, gerçekten, gizemli bir şekilde deneyimleyebileceğimiz aşkın gizemleri bize gösterirler.

Yapılanların sembolik anlamı için şunlardan bahsedelim:

Rahibin İncil’le çıktığı Küçük Giriş, Mesih’in dünyaya vaaz vermek üzere girişini simgeler.

Rahibin Kutsal Armağanlarla çıktığı Büyük Giriş ise Mesih’in Golgota’daki çarmıha gerilişine, inişine ve gömülmesine uzanan yolculuğunu simgeler. Kutsal Sunak ise Mesih’in Mezarı’nı simgeler.

Ancak tüm bu sembolik eylemler bizi, Rabbimiz’in hayatındaki büyük olaylara götürür ve bunları gerçekten deneyimleyebiliriz, orada bulunuyormuşuz gibi. Önümüzde sembolik olarak gerçekleşen her şeyi, biz müminler, gizemli bir şekilde ilahi ibadet içinde gerçekten deneyimleyebiliriz. Peki bu nasıl olur?

Zamana tabi olmayan, ebedi olan Allah ile birleştiğimiz için ilahi ibadete her katıldığımızda, dünyevi zamandan da çıkar ve Kilise’nin yaşadığı ayin zamanına gireriz. Böylece, İlahi İbadet’te biz müminler, ilahi lütuf aracılığıyla, Mesih’in hayatındaki olayları sanki onların içindeymişiz gibi, bir fantezide değil, gerçekten deneyimleriz çünkü Aziz Maksimos’un da dediği gibi: “Kutsal Ruh’un lütfu kutsal toplantı saatinde, orada bulunan her bir kişiyi kendi duyarlılığına göre değiştirir, dönüştürür ve kutlanan gizemlerin simgelediği şeye yönlendirir.’’

Bu nedenle kilisemiz, kutsal ilahilerinde, Rabbimiz’in hayatındaki kutsal olayların “bugün”de kutlandığını vurgular. Örneğin:

Noel’de şöyle söyleriz: “Bugün bir Bakire’den doğdu.” Peki nasıl “bugün”? Mesih iki bin yıl önce doğdu. Kilise ise “bugün” der.

Epifani’de şöyle söyleriz: “Bugün Ürdün…” Fakat nasıl “bugün”, bunca yıl geçti… Büyük Cuma’da yine: “Bugün bir ağaca asıldı…” Ve Paskalya’da ise “Bugün tüm yaratılış sevinir ve coşar’’ deriz.

Zamandan Çıkış

Kutsal Komünyon Öncesi: “Ey Allah Oğlu, bugün gizemli akşam yemeğine ortak ol.”

Bütün bunlar “bugün” nasıl gerçekleşiyor? Zihnimizle mi? Hayal gücümüzle mi? Hayır. Allah bu olayları önümüze getirdiğinde, onları bize zamansal olarak uzatır veya bizi olayların zamanına taşır. Kilise içindeki Allah, yeryüzü ve gökyüzünün zamanını birleştirir. Zamanı mistik bir şekilde ortadan kaldırır ve bizi sona taşır.

Bir örnek verelim: Mesih’in Görünümünün Değişmesi bayramında, farklı zaman ve mekânlardan kişiler buluşur. Dünyanın mekân ve zamanından üç havari, ölüler diyarının mekân ve zamanından peygamber Musa, göğün mekân ve zamanından peygamber İlyas; ve insan mekân ve zamanından bir insan olarak Rab’bin kendisi, sonsuzluktan zamansız ve ayrılmaz bir ilah olarak. Bu nedenle iki Peygamberi mekân ve zamanlarından çıkarır ve onları Görünümünün Değişmesi gizemine dahil eder. Böylece, bu olay esnasında üç farklı zaman sonsuzlukla buluşur. Tüm insanlar birbirleriyle çağdaş hale gelir, çünkü zamandan münezzeh olan Mesih aralarındadır. Ancak bu buluşmayı, zaman ve mekândan çıkışı her İlahi Ayin’de de gizemli bir şekilde deneyimleriz. Bu zamandan çıkış ve Allah’ın “varlığına” giriş, yaratılmamış ilahi lütuf ile birleşmiş ve kutsallaştırılmış mümin tarafından deneyimlenir. Bu nedenle, Allah’a ne kadar yaklaşır ve O’nun Lütfunun alıcı kapları haline gelirsek, arınmamızı, kutsallaşmamızı ve ebedi Allah ile birliğimizi o kadar çok ararsak, dünyeviliğin mekân ve zamanından çıkışımızı ve Allah’ın şimdisine, semavi hükümranlığa girişimizi o kadar çok deneyimleyebiliriz.

Çıkış

Allah hayatına girişimizin gerçekleşmesi için, öncesinde bir çıkış olmalıdır: şimdiki zamandan çıkış, bizi yeryüzünde köleleştiren her şeyden, günahkâr olan her şeyden çıkış. Dünyevi olana, günahkâr olana hapsolmuşsak, kutsal olanı, semavi olanı deneyimleyemeyiz.

İlahi İbadeti deneyimlemek için, saf ve huzurlu canla yaklaşmalıyız. Kardeşlerimizle barışmış, endişelerden ve tutkulardan kurtulmuş olarak.

Allah’ın “Varlığına” Dahil Oluşumuzu, Girişimizi, Nasıl Deneyimleyebiliriz?

Giriş

Bu çıkıştan sonra, giriş gelir. Allah hayatına giriş. Ancak manevi âleme girişimizin gerçekleşmesi için bazı koşullar olmalıdır:

  1. a) Kalplerimizi hazırlamalıyız: Allah’ın hayatına girebilmek için önce Allah bizim hayatımıza girmelidir. Bunun gerçekleşmesi için de O’na kalbimizde yer vermeliyiz. Tövbe, dua, çalışma, tefekkür ve oruç yoluyla O’na bir yer açmalıyız. Saf kalplerimizi O’na sunmalıyız ki, O bize gelsin. Böylece O bizimle birleşsin ve bizi sonsuzluğa kavuştursun. Artık kendimiz için değil, O’nun içimizde yaşaması için yaşamalıyız. Canımızı ele geçirsin ve onu Cennet’in bir parçası yapsın.
  2. b) Bilinçli Bir Şekilde Katılalım: Allah’a ibadet etmeyi ezber haline getirmeyelim.. İbadetlere tüm kalbimizle katılalım. Rab’bin huzurunda olduğumuzun bilincinde olalım! Etrafımızda Melekler ve Azizler olduğunu sürekli düşünelim. Bu bizi harekete geçirsin ve sürekli içsel uyum içinde tutsun.

“Kilisede çok sayıdayız, ama dua eden az. Dua edenlerin kimisi başı dönüyor, kimisi esniyor, kimisi dönüp duruyor ve ilahinin bitmesini, kiliseden ayrılmalarını sabırsızlıkla bekliyorlar, sanki hapisten çıkacaklarmış gibi.”

Öyleyse kilisede bilinçli bir şekilde dua edelim, kalplerimiz Allah sevgisiyle yansın. Canımız cennetin lütfuyla dolsun ve sonunda kiliseden değişmiş bir şekilde ayrılalım, bakışlarımız parlasın. Ve eğer kiliseye böyle gidersek, azizlerin deneyimlediklerini de tadarız. Meleklerle, Azizlerle, Mesih’imizle, Meryem Ana’mızla birlikte yaşarız ve kilisede sıkılmayız. Tam tersine, “Ah, keşke bitmeseydi!” deriz ve bütün Cumartesi akşamı  da şöyle deriz: Ah, şafak ne zaman sökecek, Allah’ın evine gidip Cenneti deneyimleyeceğim o mübarek saat ne zaman gelecek…

Ayin Sonrası

Aziz Hrisostomos şöyle der: Kutsal kiliseden hiçbir şey söylemeden ayrılsanız bile, başkaları görünüşünüzde, bakışlarınızda, sesinizde, yürüyüşünüzde ve tüm alçakgönüllülüğünüzde kiliseden elde ettiğiniz kazancı göreceklerdir. Kiliseden böyle ayrılmalısınız… sanki semalardan iniyormuşsunuz gibi. Kiliseye gitmeyenlere meleklerle ilahiler terennüm ettiğinizi, semavi şehre ait olduğunuzu, Mesih’le buluştuğunuzu, onunla konuştuğunuzu bildirin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Seninle yaşamak istiyorum (12. bölüm)