MARIOS DOMUHÇİS – İLAHİYATÇI&DİLBİLİMCİ SENİNLE YAŞAMAK İSTİYORUM
MARIOS DOMUHÇİS – İLAHİYATÇI&DİLBİLİMCİ SENİNLE YAŞAMAK İSTİYORUM
İLAHİYATÇILAR KARDEŞLİĞİ ‘’SOTİR’’, ATİNA, 2020
‘’SENİNLE YAŞAMAK İSTİYOR, SENSİZ ASLA YAŞAMAK İSTEMİYORUM’’
(AZİZ ROMANOS MELODOS’UN ‘’PETROS’UN İNKARI ÜZERİNE’’ ADLI ESERİ, 8. BÖLÜM)
Allah’a yakın olmak, O’nu daha iyi tanımak istiyorum. Dua etmeyi, Allah’a konuşmayı, kiliseye gitmeyi öğrenmek istiyorum. Ama pek çok şeyi bilmiyorum. Bana biraz zor geliyor… Böyle bir hayat yaşamak için ne yapmalıyım? Allah’la yaşamak ne anlama geliyor? Bana, beni yönlendirecek bir manevi rehber bulmamı, günahlarımı itiraf etmemi söylediler… Allah’la yaşamak istiyorum… İstiyorum… Ama nasıl olduğunu bilmiyorum… Ne yapmalıyım? Allah’la yaşamak ne anlama geliyor?”.
Allah’la yaşamak ne demek?
Bu kitap, “Allah ile yaşamayı” veya başka bir deyişle “manevi hayat” olarak adlandırılan inancın en büyük gizemlerinden birini olabildiğince basit bir şekilde anlatmaya çalışmaktadır.
Bu nedenle Mesih’teki hayatın adımlarını, yollarını, duraklarını anlatır. Ve bu hayat deneyimini olduğu gibi sunmaya çalışır: zorlayıcı bir ahlaki kurallar ve yükümlülükler sistemi olarak değil, ontolojik bir ilişki, hür bir mücadele, ilahi bir sevinç, aşkın bir deneyim ve keyif olarak.
Peki Mesih’teki hayatı nasıl tanımlarsınız?
Mesih’teki hayat sınırlandırılamaz, basitleştirilmiş bir şekilde tanımlanamaz ve ayrılamaz çünkü Allah’a doğru her hareket hayatın tamamıyla ilişkilidir. Bu nedenle her bölümde örtüşen paralel yollar vardır. Ancak bu bir sorun değildir, Allah’a doğru attığımız her adımın O’na duyduğumuz her sevgi tezahürüyle, aldığımız her nefesle, attığımız her bakışla, her arzu ve özlemle ilişkili olduğunu anlamak için bir fırsattır.
Bu kitapta, Mesih’teki hayatın derin teolojik analizlerinden, Mesih’teki deneyimin oldukça pratik yönlerine kadar çeşitli unsurlar bulacaksınız. Bu unsurlar, elbette, başarı için reçeteler veya bu deneyimin bir standardizasyonu değil, Kilise hayatından alınan bazı hayat önerilerini aktarma ve bunları olabildiğince basit bir şekilde tanımlama girişimidir.
Ancak, sonraki sayfalarda yazılanlar yalnızca Ortodoks Kilisesi’ne dönenler için değil, aynı zamanda Kilise hayatına zaten dahil olanlar ve tüm bunlara rağmen imanın büyük gizemlerini üstünkörü olarak yaşayanlar ve onu eşsiz bir sevinç deneyimi ve Cennet’in bir ön tadı olarak deneyimleyemeyenler için de geçerlidir.
Peki, onunla yaşamak istiyor musun?
Eğer gerçekten istiyorsan, Allah’a doğru daha kararlı adımlar at; yeni başlayan birinin şevkiyle, küçük bir çocuğun özlemiyle ve büyükanne ve büyükbabandan kalan anıların heyecanıyla; ilk Hıristiyanların susuzluğuyla ve gizli Hıristiyanların beklentisiyle… Öyleyse yolculuğa başla…
Güzel olacak. Hatta harika… En güzel ve en mukaddes deneyim. Ama aynı zamanda uzun süreni. Allah’a doğru bir yolculuk…
Öyleyse yolculuğa başla. Onunla yaşa…
- BÖLÜM: ALLAH’I NASIL TANIYACAĞIM?
BİR TARİHİ KİŞİYİ TANIMAK İSTEDİĞİMİZDE, örneğin Büyük İskender’i, Sokrates’i, bir generali, tarihte eşi benzeri olmayan bir adamı tanımak istediğimizde, en iyi yol ona atıfta bulunan kitaplar okumaktır. Çoğunlukla kendi döneminden kitaplar. Hayranları onun hakkında ne demiş, eleştirmenleri onun hakkında ne demişler? Ve olumlu ve olumsuz unsurlar aracılığıyla bir sonuca varmaya çalışırız: Nasıl biriydi? Nasıl bir rol oynadı? Hayatı nasıldı, felsefesi, fikirleri, davranışları nasıldı?
Allah Arayışı
Ancak, bizim için insan sureti almış olan Allah’tan bahsettiğimizde, ona yalnızca gelip geçen tarihi bir kişi olarak yaklaşamayız. Çünkü tarihteki herhangi bir kişiyi gördüklerinize, okuduklarınıza veya duyduklarınıza ya da başkalarının onun hakkında gördüklerine, duyduklarına veya okuduklarına dayanarak tanırsınız. Bu tarihi şahsın sakladığı sırları çözmeye çalışmak: eğilimler, güdüler, niyetler… Ancak, insan doğasında gizlenen Allah’ı tanımak istediğinizde, O’nu tanımanın yolu insani, tarihi ve araştırma yapmak şeklinde olamaz. İşte tam da bu yüzden Mesih’i derinlemesine tanımak çok zordur.
Mesih’i tanımak için yüksek entelektüel yeteneklere sahip olmak, eğitimli olmak gerekmez. O’nun hakkında her şeyi anlamış olmak da gerekmez. Mesih’e öncelikle entelektüel açıdan yaklaşılmaz.
Ne yazık ki, birçok Hristiyan, Mesih’i hayatının temel özelliklerini bildikleri için tanıdıklarını düşünür: ne zaman ve nerede doğduğu, nasıl yaşadığı, öğretilerinin temel unsurları, mucizeleri ve kişiliği…
Doğuştan Gelen En Büyük Arzu
Allah arayışı diğer tüm arayışlardan farklıdır, çünkü bu arayış birkaç “seçilmiş” kişi için değil, tüm insanlar içindir, tüm insanlarda doğuştan vardır. İnsanlığın en büyük arzusudur. Allah’ın bizzat içimize yerleştirdiği bir arzudur.
O, bizi O’ndan ayrı yaşayamayacak şekilde yaratmıştır. Havari Pavlos, Areopagos’ta Atinalılar’a tam olarak bunu açıklamıştı: Allah, dedi, bizi, kendisini arayıp bulmamız için yarattı. Zira, O’ndan ayrı yaşayamayız. İşte bu yüzden, Hristiyanlık öncesi dönem boyunca, gerçek Allah’ı tanımayan insanlık, O’ndan uzakta acı çekmiş, boğulmuş ve yavaş yavaş ölmüşltür. Her yerde ilahlar aradı, putlar, sunaklar yaptı, hatta hayvanları ve insan tutkularını ilahileştirdi. Böylece Allah’ı arama özlemini yanlış bir şekilde dile getirdi.
Allah’ın İnişi
Allah’ın insan olmasının ve aramızda yaşamasının nedeni budur: O’nu tanıyabilmemiz, sevebilmemiz, izleyebilmemiz ve O’nunla birleşebilmemiz için.
Yahudiler O’nu Anlamadılar
Ancak, Mesih insan olarak doğduğunda, insanlar O’nu anlamadılar. Mesih, hem O’ndan nefret edenler hem de O’na tapanlar için anlaşılmaz bir gizemdi. Bu yüzden bazı Yahudiler Rabbimize, “Bize eziyet etmeyi bırak! Bize kim olduğunu söyle…” dediler.
Bütün Yahudiler Mesih’i sabırsızlıkla beklediler, O’nun hakkındaki önbildiriler okudular; ancak Mesih geldiğinde O’nu tanıyamadılar. Ne ortak milliyetleri, ne Kutsal Yazıları incelemeleri, ne de yüreklerinde yanan beklenti onlara yardımcı oldu. Ve üç yıl boyunca inanılmaz mucizeler görmelerine rağmen, O’nun Mesih olduğunu anlayamadılar! “Gökten kendi ülkesine geldi, ancak kendi halkı olan Yahudiler O’nu reddetti.”
Öğrencileri Onu Anlamadılar
Onu Rab olarak kabul edenler, yani öğrenciler bile, üç yıl boyunca bu kadar sevdikleri ve kendilerini adadıkları kişinin kim olduğunu anlamadılar. Hatta Petros bile, Mesih’e “Sen Allah’ın Oğlusun” dediğinde, ne dediğini tam olarak anlamadı. Elbette, Mesih’in öğrencileri haklıydılar çünkü Kutsal Ruh’un nurunu henüz almamışlardı. Üç yıl boyunca kim olduğuna dair hiçbir şey anlamamış olmalarına rağmen Pentikost gününden sonra yanlarında kimin olduğunu derinlemesine anladılar.
Ancak bugün, Mesih’i gerçekten nasıl tanıyabiliriz?
Mesih’i Nasıl Tanıyabiliriz?
Allah’ın Kelamını İnceleyerek
Kutsal Yazılar aracılığıyla Mesih’in yüzünü insanlara gösterdiği doğrudur. Orada insan Allah’ı gerçekten tanıyabilir! Evet… ama belirli koşullarla. Kutsal Yazılar’ı incelemek, Mesih’i tanımanın ilk yoludur. Ancak tek bir yol değildir.
Çünkü Yeni Ahit’i okuyan birçok Hristiyan var, ancak Mesih’in gerçekte kim olduğu hakkında hiçbir fikirleri yok. Kutsal Yazılar’ı üstünkörü ve koşulsuz bir şekilde okumak, tek başına Mesih’i tanımamıza yardımcı olamaz. Ancak Kutsal Yazılar’ı iyi niyetli bir şekilde incelemek bile tek başına yeterli değildir. Neden?
Çünkü Mesih’i sadece zihnimizle, yalnızca O’nun hakkında okuduğumuz kitaplarla tanıyamayız. Elbette bunlar faydalıdır. Her şeyden önce Kutsal Yazılar vahyedilmiştir ancak bunlar tek başına Mesih’in kim olduğunu derinlemesine anlamamıza yardımcı olmaz.
Peki “İsa Mesih” denen gizemin derinliklerine inebilmek için başka neye ihtiyacımız var?
Kilisede Yaşayarak
Mesih’i ancak Kilise’nin üyeleri olarak derinlemesine tanıyabiliriz! Neden?
Öncelikle, Kilise’nin üyesi olmanın ne anlama geldiğine bakalım: Kilise’nin üyesi olmak, Kutsal Vaftiz ve Kutsal Krizma gizemleri yoluyla Kilise’nin bedenine dahil olduğumuz anlamına gelir. Kutsal kateşizm(din eğitimi) yoluyla Kilise’nin inancını kabul ettik. Ve onu yaşıyoruz: Kilise’nin dua ettiği gibi dua ediyoruz. Kilise’nin ibadet ettiği gibi Allah’a ibadet ediyoruz. Kilise’nin kutsal gizemlerini deneyim ediyoruz.
Peki, Kilise’nin üyesi olmayan biri neden Mesih’i tanıyamaz?
Çünkü hiç kimse, Allah kendisine vahyedilmedikçe kendi başına Allah’ı tanıyamaz. Ve Allah’ın size vahyedilmesi için, O’nu tanıma koşullarına sahip olmanız gerekir. Allah’ın lütfuna ve nuruna sahip olmanız gerekir. Bu nedenle Allah, Kilise’nin üyesi olan veya Kilise’ye girme eğilimi olan kişilere vahyedilir. Dolayısıyla, Allah bilgisi yüksek entelektüel seviye veya bilimsel çalışma meselesi değildir. Okuma yazma bilmeyen biri bile Mesih’i tanıyabilir. Neden? Çünkü Allah’ın Lütfu’na sahiptir. Ancak Kilise’nin üyeleri olmamız, kendi başına Allah bilgisini garanti etmez çünkü onun üyeleri olabilir ve her şeyi mekanik ve adetleri yerine getirircesene yapabiliriz. Vaftiz edilmiş, krizma almış olabiliriz ve formaliteden günah itirafı yapıyor ve alışkanlıktan komünyon alıyor da olabiliriz. İşte bu yüzden de Mesih’i tanımıyoruz!
Özetle, Mesih’i tanımak için vaftiz edilmemiz, krizma almamız, günah çıkarmamız ve komünyon almamız yeterli değildir. Kutsal Kitap’ı ve diğer manevi kitapları okusak bile, hepimizin Allah’ı tanıyacağı kesin değildir. Birincisi, hepimiz Allah’ın Lütfu’na aynı derecede sahip değiliz. İkincisi, başka koşullara da sahip olmamız gerekir:
O’nun Emirlerini uygulayarak
İncil Yazarı Yuhanna, yalnızca Mesih’in emirlerini tutmaya çalışanların Mesih’i tanıyabileceğini, yani O’nu derinlemesine tanıyabileceğini vurgular. Bunun aksi olarak ise, Mesih’i tanıdığını iddia eden ancak emirlerini tutmayan herkesin yalancı olduğunu söyler.
Peki emirleri tutmak neden Allah’ı tanımanın ön koşuludur?
Çünkü Allah’ın emirlerini tutarak saf manevi duyular ediniriz. Onlar olmadan Mesih’i tanıyamayız. Mesih bize şöyle demişti: “Ne mutlu yüreği temiz olanlara, çünkü Allah’ı görecekler.” Aziz Yuhanna Hrisostomos bunu, “Yüreği temiz olanlar, yalnızca ruh ve beden temizliğine sahip olanlar değil, tüm erdemlere sahip olanlardır.” diye açıklar. Yani, Allah’ın isteğine göre yaşamaya çalışanlar. İnsan doğasının elverdiği ölçüde, Allah’ı manevi gözleriyle tanıyabilirler.
Mesih’in Hayatını Deneyimleyerek
Ancak, Mesih’i tanımak için yalnızca net manevi duyulara sahip olmamız veya hayatını bilmemiz değil, aynı zamanda onu mümkün olduğunca kendimiz de yaşamamız gerekir. Hayatındaki olayları kendi içimizde deneyimlemek. Ancak, eylemlerini dışarıdan taklit ederek değil, hayatını içsel olarak, “manevi” ve “gizemli” bir şekilde deneyimleyerek.
Daha pratik manada:
Mesih hayat yollarımızda yürüdü. Biz de onun hayatının manevi yollarında yürümeliyiz.
Mesih tüm erdemlere mükemmel bir şekilde sahipti.
Biz de Mesih’in erdemlerini kendi içimizde olabildiğince geliştirmeliyiz.
Mesih herkesi sevdi, onlara şefkat gösterdi ve acı çeken her insanı rahatlatmak için koştu. Biz de herkesi Allah’ın sureti olarak sevelim ve kendimizi onun için feda edelim.
Ancak, özellikle Mesih hayatını, sevginin zirvesinde, çarmıhtaki fedakarlığında deneyimlemeliyiz. İşte bu yüzden İsa şöyle demiştir: “Beni çarmıha gerdiğinde, gerçekte kim olduğumu anlayacaksın”. Çünkü Rabbimiz, çarmıhta bize kutsallığının büyüklüğünü gösterir. Bizi ne kadar sevdiğini, günahlarımız için ne kadar acı çektiğini gösterir.
Bu yüzden, Mesih’imizin bu fedakâr sevgisini deneyimlemezsek, kendi çarmıhımızı sabırla taşımayı öğrenmezsek, Mesih’imizi gerçekten tanıyamayız. Çünkü bu acı deneyimi bizi manevi olarak o kadar yükseltir ki, canımızın gözlerini açar ve başkalarının hayal dahi edemeyeceği şeyleri görebiliriz.
Azizlerin sürekli yaşadığı fedakârlık deneyimi işte tam olarak budur. Şehitler için kanın, İncil vaizleri için terin ve çileciler için gözyaşının şehitliği daha fazladır. Böylece Mesih’i zihinleriyle değil, deneyimleriyle tanırlar.
Mesih’i İçimizde Bulundurarak
Ancak, Mesih’i tanımanın en önemli yolu, O’nu mistik bir şekilde içimizde bulundurmak, O’nunla bilinçli bir şekilde iletişim kurmak, O’nu sürekli olarak ruhumuzda ikamet ettirmektir. Bu şekilde, O, Kendisini bize giderek daha fazla gösterecektir; böylece O’nu giderek daha derinlemesine tanıyabilir ve içimizde, manevi olarak, kalbimizde ve aşkın bir şekilde giderek daha güçlü bir şekilde hissedebiliriz.
İlahiyatçı Aziz Grigorios, Kutsal Komünyon aracılığıyla “Allah bizimle birleşir ve kendisi bizleri tanıdığı ölçüde O’nu tanımamızı sağlar” diyerek vurguladığı şey tam olarak budur. Çünkü Allah, Kutsal Komünyon aracılığıyla yüzünü içimizde saflıkla açığa çıkarır. Ve O’nu, fani ve düşmüş insanın tanıyabileceği en mükemmel şekilde tanıyabiliriz.
Havari Pavlos, Mesih kalbimizde yaşadığında, O’nun merhametinin genişliğini, uzunluğunu, derinliğini ve yüksekliğini anlayabileceğimizi söyler. O’nun bizi nasıl sevdiğini ve insan bilgisinin her ölçüsünü ve sınırını aşan sevgisini deneyimle öğreniriz. Böylece O’nu sevecek ve O’na giderek daha fazla bağlı kalacağız.
Kilisemizin Azizlerinin bazı metinlerinden alıntı yapalım ki, O’nu içinde barındıran insanın Allah’ı bilmesinin ne anlama geldiğini deneyimsel olarak anlayabilelim.
Şamlı Aziz Yuhanna şöyle açıklar:
“Mesih’i ve sevgisini gerçek anlamda bilmek, kişinin Mesih’in kendisini, içinde barındırmasını gerektirir.”
Aziz Antonios da karakteristik bir şekilde şöyle der: “Allah’tan sonsuza dek ayrılmaz olmayı arayan kişi Allah’ı tanıyabilir.”
Benzer şekilde, Kafsokalivyalı Aziz Porfirios şöyle diyor:
“Esas olan Mesih’le birlikte olmaktır. Ruh uyanmalı ve Mesih’i sevmeli, kutsal olmalıdır. İlahi sevgiye teslim edilmelidir. Böylece O da bizi sevecektir. O zaman sevinç tükenmez olacaktır! Bu sevinçle Mesih’i tanırız. O bizi tanımadıkça biz de O’nu tanıyamayız.”
Birisi Aynorozlu Aziz Paisios’a sorar: – Yeronda, Allah’ı, zihnimizle hissetmek yerine kalbimizle nasıl hissedebiliriz ki O’nu tanıyabilelim? Ve Aziz Paisios şöyle cevap verir:
– Kalbimizi arındırarak. Kalp arınırsa, Allah ona gelir ve biz de O’nu tanırız. Başka bir deyişle, önce cömert gayretle (filotimo) mücadele ederiz ve ardından kalbe Allah duygusu gelir.
Ve Suriyeli Aziz İshak şöyle der: “İnsan Allah’ı ilk tanıdığında, O’nun hakkında doğal bir bilgi edinir. Ancak Allah’a inandıktan ve O’nu daha derinlemesine tanımak istedikten sonra, ilahi hissiyata yol açan manevi bir bilgi edinir! Ve bu ilahi hissiyat,” diye açıklıyor, “ölümsüz hayatın ön tadıdır. Ölümsüz hayat, içimizde Allah sevgisine yol açan ilahi bir histir, çünkü kalbin hiçbir tatlılığı Allah bilgisinin tatlılığıyla karşılaştırılamaz.”
Mesih’i Tanımanın Adımları
Mesih’i tanımak için atmanız gereken bazı temel adımlardan bahsedelim:
- Yoksunluğunun Acısı
Mesih’i tanımanın ilk adımı, O’ndan uzakta acı çektiğinizi, yokluğuna dayanamadığınızı hissetmektir. O’nsuzken kendinizi dayanılmaz hissetmiyorsanız, O’nu asla tanıyamazsınız. Dolayısıyla ilk adım, Allah’tan yoksun olduğunu hissetmektir. Çünkü O’nun “yokluğu” hissinden, O’nun varlığına duyulan arzu doğar. Şunu söylemelisiniz: Allah olmadan yaşayamam.
- Allah Arzusu
İkinci adımda, Allah’ı özlemek gerekir. Ve O’na sürekli yalvarmak gerekir: “Allah’ım, bana acı ve özlemle Seni arayan bir yürek ver. Seni terk ettim, beni terk etme; gel ve seni ararken beni bul.” Bu kadarı yeterli mi? Hayır.
- Hayatımızdan Çıkış
Şimdi bir çıkış yapmaya çağrılıyorsunuz. Bir yabancıyı iyi tanımak için onunla yaşamalısınız. Mesih’i tanımak için hayatına girmeniz gerekir. Hayatına nasıl gireceksiniz? Önce kendi hayatınızdan çıktıktan sonra. Tutkularınızdan çıktıktan sonra. Sizi görünür ama önemsiz olana çekenlerden, görünmez ama önemli olan Rab’be geçmelisiniz. Ve geçiş için kahramanca bir çıkış yapmanız, yorulmanız, ter dökmeniz gerekir. Özlem duyduğunuz şeyleri bilirsiniz. Eğer sadece eğlence, müzik, yemek, arkadaşlık, şenlikle ilgileniyorsanız, yaşayacağınız şeyler bunlardır. Ama bu şekilde Allah’ı asla tanıyamazsınız. Biçimsel, yüzeysel bir bilgiye sahip olursunuz ve tatmin olmazsınız.
- Tövbe
Bu kahramanca göçten sonra canınızın küçüklüğünü ve günahkârlığını hissedeceksiniz. Allah’a nasıl yaklaşacaksınız? Bu yüzden tövbe yolunu seçeceksiniz. Ve Kutsal İtiraf gizeminde ölecek ve yaşayacak, tövbe edecek ve dirileceksiniz. Böylece tutkular yavaş yavaş güçlerini kaybedecek. Ve özgür kalan can uçabilecektir. Allah ile yaşamayı, O’nunla birleşmeyi, yaşamayı özleyecektir.
- İlahi Hayata Giriş
Ancak, ilahi hayata giriş de gereklidir. Peki bu ne anlama gelir? İlahi hayata girmek için vaftiz edilmiş bir Hristiyan olmak, O’nu tüm kalbinizle sevmek, her gün Mesih’in isteğini yerine getirmek için çabalamak, tüm gücünüz ve eğiliminizle Mesih’i taklit etmek, O’nunla arzu ve özlemle bir olmak gerekir. O zaman Mesih içinizde yaşayacaktır. Böylece, sadece Mesih’le yaşamayacaksınız, Mesih’in kendisi içinizde yaşayacaktır. Ve Mesih’i entelektüel olarak değil, kalbinizde, içsel olarak, “gizemli bir şekilde” tanıyacaksınız. Çünkü Mesih içinize gelecek ve Kendisini size gösterecektir.
Ancak tüm bunları deneyimleyebilmemiz için, Allah’ın ışığı ve lütfu içinde manevi bir hayat sürmeliyiz. Peki manevi hayat nedir? Ve daha spesifik olarak, manevi hayata, Mesih’teki hayata nasıl başlanır?
2.BÖLÜM: MESİH HAYATINA NASIL GİRİLİR?
KİLİSE DENEYİMİNDE, insanların Allah ile yaşamak için izledikleri yolu bize gösteren denenmiş bir yol var mı?
Elbette var! Bu, Kutsal Vaftiz Gizemi aracılığıyla Mesih hayatına girmek için kişinin izlediği yolun tamamıdır. Öyleyse, bu gizemin bize Mesih’teki hayata doğru hangi aşamaları gösterdiğini ve bu deneyimi hayatımızın her anında nasıl yaşayabileceğimizi kendimiz görmeye çalışalım.
Böylelikle bir yolculuğa başlıyoruz; çünkü kutsal Vaftiz bir yolculuktur, karanlıktan bir çıkış ve Allah’ın nuruna bir giriş. Bu yolculuğu, ilk Hristiyanların, çoğu yetişkinin ileri yaşta imanı bildikleri için vaftiz edildiği dönemde izlediği gibi izleyeceğiz. Böylece, deneyimledikleri gizem hakkında bilgi sahibi olan bu insanların kutsal deneyimlerini kaydedebiliriz.
Kefil
Kilise’nin ilk yüzyıllarında, vaftiz olmak istediğinizde belirli adımları izlemeniz gerekiyordu. İlk olarak, biri sizi kiliseye getirir, rahibe takdim eder ve onunla sizin hakkınızda konuşurdu. Bu kişiye kefil denirdi. Kefil, Allah’a olan büyük sevgisinden dolayı bu susuzluğu, bu özlemi size aşılayan ateşli bir Hristiyan’dı ve Kilise’ye girişinizin kefili olurdu. Sizin ve hayatınızın bundan sonraki tüm seyri için manevi sorumluluğu üstlenirdi.
Kateşizm
Bu ilk yaklaşımdan sonra, kateşizm süreci başladı. Birleşmek istediğiniz Allah’ın kim olduğunu bilmek… Bu kateşizm çalışması, din adamları veya din adamı olmayanlar (cemaat) tarafından yürütülürdü. Birçoğu, İskenderiye, Kudüs, İzmir ve Antakya’da bulunan o dönemin Kateşizm Okulları’nda eğitim görmüştü. Vaftiz olmak isteyenler için Vaftiz kateşizmleri ve Vaftizden sonra müminler için başka kateşizm kitapları da vardı. Vaftiz öncesi kateşizm genellikle üç yıl sürer ve üç seviyeden, üç sınıftan oluşurdu: birinci sınıf dinleyiciler, ikinci sınıf katekümenler ve son olarak nurlanmaya hazırlananlar sınıfı. İnancı daha iyi öğrenme amacıyla yapılan kateşizm ise zamanla vaftize müteakiben yapılır ve müminin hayatı boyunca varlığını sürdürürdü.
Peki Vaftiz Öncesi Kateşizm Farklı Seviyelerde Nasıl Uygulanmaktaydı?
- a) Dinleyiciler: Dinleyici sınıfı genellikle bir yıl sürerdi. Bir yıl boyunca her hafta kiliseye giderdiniz ve kateşizm dersi veren öğreten size ilk derslerinizi verirdi. Herhangi bir yükümlülüğünüz olmadan sadece inancın temel hakikatlerini duyardınız.
- b) Katekümenler: Devam etmek isterseniz, genellikle iki yıl süren ikinci kateşizm sınıfına geçerdiniz. Bu sınıfta, her hafta tekrar kiliseye gitmeniz ve kateşizmin verilmesi gerekiyordu. Ancak artık belirli bir hayat yolunuz da vardı. Rahip, sizi inancın temel hakikatlerine daha derinlemesine yönlendirdikten sonra, her hafta bazı temel emirleri yerine getirmenizi isteyen manevi bir program hazırlardı. Ve düzenli aralıklarla size sorardı: Söylediklerimizi öğrendiniz mi? Öğrendiğiniz emirleri tuttunuz mu? Eskisi gibi yaşamayı bıraktınız mı? Hristiyan hayatına istikrarlı adımlarla girmeniz için size bu güzergahı belirlerdi. Ve eğer uygunsanız, sizi İlahi Litürjinin, Kutsal İncil’e kadarki olan bölümüne dek kabul ederdi. Ancak vaftiz edilmediğiniz için sonuna kadar kalma hakkınız yoktu.
- c) Nurlanmaya hazırlananlar: Dolayısıyla, yaklaşık iki yıl boyunca vaftiz olma arzunuzda kararlıysanız, ikinci yılın sonuna doğru, kefil kişi sizinle gelir ve rahibe, öğrendiğiniz emirlere göre gerçekten yaşadığınızı tanıklık ederdi. Ve Kilise sizi nurlanmaya hazıranlananlar saflarına yerleştirirdi. Sizi “hayat kitabına”, yani Kutsal Vaftiz gizemine dahil olacak adayların listesine yazardı. Bu yazma genellikle Büyük Oruç’tan önceki Pazar günü olan Peynire Veda Pazarında veya Noel orucunun başında yapılırdı. Böylece 40 veya 50 günlük bir oruç tutma, manevi hazırlık için ibadethaneye günlük katılım, arınma ve kateşizm yolculuğu başlardı. Rahip ise hayatınızın gidişatını izlerdi. Böylece bu oruç günlerinden sonra, Büyük Cumartesi günü, Noel veya Teofani bayramları arifelerinde kutsal Vaftiz’e geçilirdi.
Koruyucu Melek
Vaftiz günü, vaftiz edilecek olanlar kilisenin dışında çıplak ayakla, beyaz bir tunik giyerek dururlardı. Rahip, diğer duaların yanı sıra her birine şu duayı okur: Rabbim ve Allah’ım, senin çocuğun olmak isteyen bu adama lütfet. “Hayatına parlak bir Melek kat”, ona ayrılmaz bir dost, parlak bir koruyucu Melek ver; hayatı boyunca onu koruyacak ve böylece onu iblisin her türlü hilesinden kurtaracak. Ve o andan itibaren hepimiz Allah’tan hayatlarımızın eşsiz ve şahsi koruyucu meleğini resmen alırız.
Reddiyeler
Ardından, vaftiz edilecek olanlar yüzlerini Batı’ya döndürürlerdi. Çünkü Batı, iblisin hüküm sürdüğü karanlığı simgeler. Adaylar, iblise olan nefretlerini göstermek için ellerini yukarıya doğru ve açık tutar, rahiplerin sorularına cevap verirlerdi.
Kilise, yani Allah, onlara sorardı: “İblisi reddediyor musun?” İblisi inkâr ediyor, onun ordusundan ayrılıyor musun? Ve her aday cevap veriyordu: “Reddediyorum.” Onu inkâr ediyorum. Karanlığı, iblisi, günahı, karanlık hayatımı inkâr ediyorum. Hepsinden vazgeçiyorum. Ve bu üç kez yapılırdı. O anda, Kilise’nin bazı Azizleri çığlıklar duyuyor ve manevî gözleriyle iblislerin paniklemiş ve dehşete düşmüş bir şekilde uzaklaştığını görüyorlardı. Ve Kilise sorularına devam ediyordu: “Reddin bitti mi?” Ayrıldın mı? Emin misin? Ayrıldım! “Bitti!” Üç kez. Ve bu yeterli miydi? Hayır!
Rahip devam ediyordu: İblise karşı üç kez, ta ciğerinden (derininden) üfle. Ona ne kadar nefret ettiğini göster. Sanki ona, seni hayatımda istemiyorum, seninle hiçbir ilişkim olmasını istemiyorum, der gibi.
Adaylar, karanlığa karşı olan nefretlerini derinliklerinden üç kez çıkardıktan sonra, Kilise onları iblise karşı olan küçümsemelerini göstermeye ve onu yüzüne karşı üç kez tükürmeye çağırıyordu. “Ona tükür.” Ona tükür! İblise tükür. Yani ona de ki: Seni bir daha karşımda görmek istemiyorum!
Ardından Kilise sana derdi: Şimdi yüzünü Doğu’ya çevir; Mesih’e, ışığa, yeni hayata, Cennete, Allah’ın Krallığına.Ve ellerin açık bir şekilde. Neden?
Çünkü eski zamanlarda, köle tüccarları esirleri köle olarak pazarlarda sattıklarında, onları soyar ve alıcıların vücutlarında herhangi bir kusur olup olmadığını görmeleri için elleri açık durmalarını sağlarlardı. Satın almaya değer olup olmadıklarını anlarlardı.
İblisin esaretinden ayrıldığına göre, Mesih seni satın alıyor, altın sikkelerle değil, dünyadaki en değerli şeyle, Kutsal Kanı ile. Ve o anda Allah, senin O’nun çocuğu olmaya layık olup olmadığını görüyor ve seni esaretten satın alıyor; seni tekrar köle yapmak için değil, özgür kılmak için.
Şimdi Kilise sana soruyor: İblis’ten ayrıldığına göre, Mesih’e gelmek istiyor musun? Mesih’in askeri olmak istiyor musun? O’nun ordusuna girmek istiyor musun? “Mesih’e katılıyor musun?” “Katılıyorum!” İstiyorum. Mesih’in ordusuna giriyorum. İsa Mesih’in askeri oluyorum! Ve bu üç kez yapılırdı. Ve sonra üç kez daha sorulurdu: Mesih’in ordusuna girdin mi? “Mesih’e katıldın mı?” “Katıldım!” Girdim. Bağlandım!
Sonuç olarak, biz de vaftiz olduğumuzda, hepimiz Mesih’e ait olmak istediğimizi, O’nu sevdiğimizi ilan ederek toplam 18 “reddiye ve onay” verdik: 12 söz (reddiye ve onay), 3 üfleme ve 3 tükürme. Ancak Kilise bizden bir de imza istedi. İmzalıyor musun? diye sordu. İmzalarım! İmzan nedir? İmanını açıkça ikrar etmek, tüm canınla İman İkrarını söylemek: “İman ederim bir Allah’a, Her Şeye Gücü Yeten Peder’de…”
Peki Tüm Bu Vaatlerin Bugünkü Hayatımızla Ne İlgisi Var?
O zamanlar verdiğimiz tüm bu vaatleri Allah her an doğrulamamızı ister. Evde, yolda, işte, bilgisayarın başında; ayartma anında… Mesih sana her an şöyle diyor: Çocuğum, hatırla, 19 kutsal “söz” verdin. Kiminlesin? Benimle misin? Elbette? Hayatının lideri olarak kimi atadığını hatırlıyor musun? Verdiğin vaatleri hayatınla her an doğrulamalısın. Gözlerin doğru görsün, kulakların doğru duysun. Ellerin iyilik yapsın. Ayakların Allah’ın yollarında yürüsün. Kendine ait değilsin. Mesih seni kanıyla satın aldı. Günah işlemeye hakkın yok. Bunu sen söyledin, söz verdin.
Mesih’teki Hayat yolculuğumuza devam edelim:
Soyunma
Kilise, adayları Vaftiz aracılığıyla ölümsüzlük cübbesini giymek için “yozlaşma cübbesini” çıkarmaya çağırır. Günah paçavralarını atmaları için. Eski benliklerini ve onları geçmişe bağlayan her şeyi tamamen sildiklerini göstermeleri için.
Suyun Kutsanması
Rahip daha sonra Vaftiz suyunu kutsayarak içine üç kez üfler. Tıpkı Allah’ın insanı yarattığında ona yaşam nefesini aşıladığı gibi, şimdi de rahip vaftiz havuzunun suyuna Allah’ın Lütfunu aşılamaktadır. İnsanın bir çeşmenin suyunda değil, Kutsal Cuma günü Çarmıhta Mesih’in lekesiz yanından akan kutsal suda vaftiz edildiğini göstermek için. Bu, hepimizin vaftiz edildiği sudur. Bu su bizi temizledi, yeniden canlandırdı ve bizi Mesih’teki hayatla tanıştırdı.
Yağla Meshetme
Sonra rahip, vaftiz edilecek kişiyi meshedeceği yağı kutsar. Yağ ile kişinin göğsüne dokunarak, “can ve bedenin iyileşmesi için” der. Yani, canınızın ve bedeninizin iyileşmesi için. Kulaklara: “imanın duyulması için”, böylece imanın hakikatlerini duymayı öğrenersiniz. Buruna: “manevi kokunun kokusu için”, böylece ilahi lütfun kokusunu hissedebilesiniz. Ağıza: “ağzından hikmet dökülsün”, böylece bilgece konuşmayı öğrenesiniz. Ellere sürer ki, iyilik yapabilesiniz. Dizlere sürer ki, böylece duada diz çökebilesiniz. Ayaklara sürer ki, böylece Mesih’in yolunu izleyip iblisi çiğneyebilesiniz.
Bu yağla meshetme, vaftiz edilen kişiye yalnızca Allah’ın kutsamasını vermek için değil; onu yalnızca zihnen ve fiziken yaralardan iyileştirmek için yapılmaz. Daha çok, ona çok büyük bir gerçeği öğretmek için yapılır: Bir savaş alanına, çetin bir mücadeleye girilir. Güreş müsabakalarında, güreşçiler arenaya girmeden önce, birinin diğerini geçebilmesi için yağla meshedilirdi. Manevi savaşlarda ise Kilise size şöyle der: Sizi yalnızca manevi ve fiziki yaralarınızdan iyileştirmek için değil, aynı zamanda iblisle savaşırken kullanmanız üzere de yağla meshediyorum.
Çok çetin bir alana giriyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz? İblisi alenen inkâr ettiniz, ona tükürdünüz ve o bunu sizin yanınıza mı bırakacak? Ona nefretinizi gösterdiniz ve o sizden intikam almayacak mı? Savaşa hazır olun. Bu yüzden savaşmayı öğrenmelisiniz. Çünkü “kendi düşmanlarınıza karşı değil, iblisin ordularına, karanlık dünya hükümdarlarına karşı savaşmalısınız.” Öyleyse savaşmayı öğrenin.
Üçlü Daldırma
Ardından suya daldırma gelir. Bu daldırma, Kutsal Üçlü’nün adına atıfta bulunduğu için üç kez yapılırdı; aynı zamanda Rab’bin mezarda ölü kaldığı üç günü de anmak için.
- a) Ölüm: Bu suya daldırma işleminin tam olması gerekiyordu: vaftiz edilen kişi tamamen suya daldırılmalıydı; başkalarının yaptığı gibi üzerine yalnızca serpmeyle olmamalıydı. “Vaftiz”, batırmak yani tamamen suya girmek anlamına gelir. Neden? Çünkü kutsal Vaftizde bir ölüm ve bir diriliş gerçekleşir. Bu yüzden vaftiz edilen kişi tamamen suya daldırılmalıdır, çünkü bu daldırma ölümü simgeler. Vaftiz suyunda günahkâr kişi ölür ve gömülür.
- b) Asli günahın yok edilmesi: Aynı zamanda asli günah da yok edilir, kişinin vaftizinden önce işlediği diğer tüm günahlar da yok edilir. Bu günahlar sadece bağışlanmakla kalmaz, yok edilir; sanki hiç işlenmemiş gibi. Kişi lekesiz, günahsız olarak çıkar. Elbette, Vaftizden sonra kötülüğe karşı belirli bir eğilim kalır, böylece Hristiyan mücadele edebilir, savaşabilir ve fethedebilir.
- c) Yeni bir hayata diriliş: Vaftiz edilen kişi yalnızca günaha ölü olarak değil, aynı zamanda yeni bir hayata yeniden doğarak, Mesih’in hayatına dirilmiş, Allah’ın bir çocuğu, bir Hristiyan; Allah’ın hükümranlığının bir vatandaşı, yani Kilise’nin bir üyesi olarak çıkar. Bu nedenle Vaftiz aynı zamanda “nurlanma” olarak da adlandırılır, çünkü insan günahın karanlığından nurlanır ve Mesih’in nurunda yaşar, Mesih’in nurunu yayar. İlahiyatçı Aziz Grigorios şöyle der: “Vaftiz, günahın yok oluşu, nura dahil oluş, karanlığın ise ortadan yok oluşudur; Mesih ile bir yolculuktur’’
- d) Mesih’i Giymek: Ancak insanın Kutsal Vaftizde deneyimlediği ve tecrübe ettiği en büyük mucize, yalnızca Kilise’nin hayatına girmesi değil, çok daha fazlası, Allah’ın kendisinin, vaftiz edilenin hayatına girmesidir. Yani insan o anda Mesih’i giyer. Mesih onun içine girer.
Bunu açıklayalım:
Adem ve Havva cennetteyken, diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar üstün, doğaüstü bir giysi giymişlerdi. Bu giysiye “Allah tarafından dokunmuş giysi” deniyordu. Yani Allah’ın “dokuduğu” bir giysi. Bu giysi neydi? Allah’ın nuru, İlahi Lütuf’tu. İlk yaratılanlar, güneşin ışığından kıyaslanamayacak kadar parlak bir ışık olarak İlahi Lütuf’u yayıyorlardı. Çünkü onlar Allah’ın saf aynalarıydı. Ancak Adem ve Havva Allah’ı inkâr ettiklerinde, ilahi Lütuf’u kendilerinden attılar ve çıplak kaldılar. Bu yüzden utanmaya başladılar ve çıplaklıklarını gizlemek için incir yaprakları diktiler. Allah da onlara ölü hayvanların derilerini verir ki, daha iyi giyinebilsinler. Sanki onlara şöyle diyordu: “Bundan böyle giysileriniz bile çürümenin, ölümün tutsakları olduğunuzu gösterecek.” Böylece hepimiz, o andan itibaren, vaftiz edilene kadar “deri giysiler” taşırız, yani bedenimizin içinde çürümenin ve ölümün izlerini taşırız.
Beyaz Kaftan
Kilise, daha önce de belirttiğimiz gibi, vaftiz edilmeden hemen önce size şöyle der: Bu giyisileri çıkarın. Çürümenin izlerini çıkarın. Allah size, Adem ve Havva’nın giydiği ilahi olarak dokunmuş kaftandan daha üstün, beyaz bir kaftan verecek. Vaftizden sonra, yalnızca Allah’ın Lütfu ile değil, Mesih’in kendisini giyineceksiniz. Bu nedenle, vaftiz havuzundan çıkar çıkmaz Kilise size şöyle diyecek: “Mesih adına vaftiz edilen sizler, Mesih’in Kendisini giydiniz”. Bu nedenle o zaman sizden renkli giysiler giymemenizi, beyaz giysiler giymenizi isteyecek. Neden beyaz? Çünkü Mesih değişip yüzü güneş gibi parladığında, giysileri nur gibi bembeyaz oldu. Bu nedenle beyaz giysiler, içinizde Mesih’in kendisini giyindiğinizi gösterir. Mesih artık içinizdedir. Ağzınızdan Mesih konuşur, gözlerinizden Mesih görür, kulaklarınızdan Mesih duyar, elleriniz Mesih’indir, günah işlemeye hakkınız yoktur. Ayaklarınız, tüm bedeniniz Mesih’indir.
Hristiyanlığın ilk yıllarında, rahip size giymeniz için beyaz kaftanı vermeden önce şöyle derdi: Çocuğum, bu kaftanı size Allah verdi. Bu beyaz kaftanı çocuğum, temiz tutun, günahlarla, düşüncelerle, arzularla, bakışlarla, işitmelerle kirletmeyin. Dikkat edin. Neden? Çünkü Mesih İkinci Gelişinde tekrar geldiğinde, size şöyle diyecektir: Çocuğum, kaftanınızı bana şimdi verin ki görebileyim.
Ancak hepimiz zayıf insanlar olduğumuz ve bu kutsal Vaftiz kaftanını her gün kirlettiğimiz için, Rab bize arınma gücünü, ikinci Vaftizin Gizemi’ni, yani Kutsal İtiraf’ı verdi ki, Mesih gelip kirli kaftanımızı değerli Kanıyla temizlesin.
Haç ve Mum
Kilise daha sonra size şöyle der: Bir haç ve bir mum bulundurun. Haçı boynunuza asın ve mumu elinizde tutun. Neden? Çünkü parlamak istiyorsanız, her an ve her saat haçınızı taşımalısınız. İman yolu kan, ter ve gözyaşı gerektirir. Aksi takdirde kaybolursunuz. Yani ne sadece bir mum ne de sadece bir haç. Mum istiyorsanız, önce haçı yüklenin. Önce Kutsal Cuma’nın Haçı’nı, sonra da Dirilişin Nurunu.
Kutsal Yağ
Bu noktada Kutsal Yağ’ın Gizemi devreye girer. Rahip, Kutsal Ruh’un armağanlarını üzerinize döker ve bedeninizi kutsal Mür ile mesheder. Bu Mür, Kutsal Ruh’un armağanlarını simgeleyen birçok hoş kokulu yağdan oluşur. Rahip daha sonra bedeninizin tüm uzuvlarını mesheder: başınızı, yanlarınızı, ellerinizi, kulaklarınızı, ayaklarınızı, ağzınızı ve size şöyle der:
“Kutsal Ruh armağanının mührü. Amin.” Yani, bu kutsallaştırılmış Mür, Kutsal Ruh’un armağanlarının üzerinize dökülmesini mühürler.
Peki Kutsal Ruh’un armağanlarının dökülüşü neden gerçekleşir?
Çünkü Hristiyan şimdi yeni bir hayata, Mesih’teki hayata giriyor. Ancak, mümin asli günahtan arınmış olsa da, kötülüğe karşı belirli eğilimini korur. Aynı zamanda iblisin kendisiyle ve tüm günahlarla mücadele etmek ve çetin bir mücadele vermek zorundadır. Ancak, tek başına, ilahi Lütuf olmadan, mücadele edebilmesi imkansızdır. Bu nedenle, Meshedilme Gizemi ile Kutsal Ruh’un armağanlarıyla güçlenir. Bunlarla güçlü, kudretli olur, Kutsal Ruh’un zırhıyla donanır ve böylece düşmanın gücü karşısında korkusuzca durabilir, savaşabilir ve fethedebilir, Mesih’teki yaşamda dik kalabilir.
Dans
Şimdi Kilise bayram eder. Vaftiz edilmiş kişiyi vaftiz havuzunun etrafında götürür ve hep birlikte dönerler. Azizler ve melekler bizimle dans eder… Bütün Kilise, bir insanın Mesih hayatına girişini kutlar. Peki ne söyleriz? “Mesih’e vaftiz edilenlerin hepsi, Mesih’i giyindiler.”
Adanma
Adanma töreni devam eder. Rahip, vaftiz edilen kişinin saçından küçük bir tutam keser ki Allah’a sunabilsin. Allah’ın bizim bir şeyimize ihtiyacı olduğu için değil. Bu, Allah’a şunu söylemek için sembolik bir harekettir: “Mesih’im, kendime ait değilim. Sahip olduğum her şey senin. Kendime ait hiçbir şeyim yok. Günahkâr hiçbir şeye hakkım yok. Benden ne istersen yapacağım.”
Kutsal Komünyon
Kutsal Vaftiz’in gizemi, Kutsal Komünyon Gizemi ile tamamlanır. Kutsal Vaftiz ile inanan günah lekesinden arınır, Kutsal Yağ ile Allah’ın mührünü üzerine alır. Ve Kutsal Komünyon ile Mesih’le tamamen birleşir. Mümin, hayatında ilk kez Allah ile birleşir ve Allah ile bütünleşir. “Tıpkı bir bebek doğar doğmaz, doğanın sütünü fiziksel olarak yaşaması için hazırlaması gibi, insan da kutsal Vaftiz aracılığıyla manevi olarak doğar doğmaz, ilahi Lütuf onun için Kutsal Komünyon hazırlar, böylece manevi olarak yaşayabilir.” Ve “artık tüm yaşamı Mesih’i sürekli olarak kabul etmekle geçmelidir.”
Mesih’te Hayatın Adımları
Sonuç olarak, Mesih’te yaşamak için vaftizimde izlediğim adımları izlemeliyim.
Şimdi bu adımlara tek tek bakalım:
- Kateşizm
Allah ile birleşmek için önce O’nu tanımalıyım. Hayatım boyunca kateşizm eğitimi almam gerekir. Düzenli olarak manevi konuşmalara, vaazlara ve manevi sohbetlere katılmalıyım. Kutsal Kitabı ve diğer manevi kitapları her gün okumalıyım. Bana Allah hakkında konuşacak kutsal kişiler aramalıyım. Kulaklarımı iyice açmak ve imanın hakikatlerini dinlemeliyim. Her gün daha fazlasını öğrenmek için özlem duymalıyım. Allah’ı daha fazla tanımalıyım.
- İnkar
Vaftiz edilmeden kısa bir süre önce iblise karşı gösterdiğim bu nefreti her an ve her saat ifade etmeliyim. Ona şunu söylemeliyim: Seni istemiyorum. Seninle hiçbir ilgim olmasını istemiyorum. Neden beni rahatsız ediyorsun? Seni evime, kalbime mi davet ettim? Neden benimle savaşıyorsun? Hadi kalk, benden uzak dur. Kötülük umurumda değil. Dünyaya ölüyüm… Günah umurumda değil.
- Vaat
Mesih’e duyduğum sevgimin güvencesini hatırlamak ve her an ifade etmeliyim. Her gün Allah’a şunu söylemeliyim: Mesih’im, seninim. Seninle yaşamak istiyorum. Ve tam da bu yüzden her an senin için ölüyorum. Senin yolun bana pahalıya mal oldu. Ama ben seninim! Ve senin adına konuşuyorum, seni ikrar ediyorum. Hem sözlerimle hem de davranışlarımla.
- Ölüm ve Diriliş
Kutsal Vaftiz suyunda deneyimlediğim ölüm ve dirilişi, Mesih’teki yeni hayatı her an ve her saat deneyimlemeliyim.
Ama bu nasıl olabilir?
Mesih’teki hayat bana kutsal Vaftiz aracılığıyla “güçle”, bir olasılık olarak verildi, böylece benim için bir “faaliyet”, yani günlük mücadelemde bir eylem ve deneyim haline gelebilir. Allah ile yaşamak, sürekli olarak karanlıktan vazgeçip ışığa doğru yürümek demektir. İblis ve günahla mücadele etmek ve savaşmak demektir. Ve bu mücadelede bazen düşeceğim için, ikinci Vaftizin Gizemi’ne, Kutsal İtiraf Gizemi’ne tövbeyle her geldiğimde ölümden hayata yolculuğu yeniden yaşayabilirim. Orada Mesih’ten beni günahın esaretinden tekrar kurtarmasını isterim, iblisten tekrar vazgeçmeye, içimdeki her günahı öldürmeye karar veririm; ve Mesih’e olan sevgimi, yalnızca O’nun için yaşama kararımı yeniden teyit ederim. Böylece her tövbe edişimde ölür ve yaşarım, dirilişimi deneyimlerim.
- Sistematik Mücadele
Ve iblisle her gün mücadele ederim. Ondan ve her türlü ayartmadan sıyrılmak için Allah’ın yağıyla tamamen meshedildim. Evde, yolda, okulda, işte, her yerde. Hem uykuda hem uyanıkken, hem gündüz hem gece mücadele ediyorum, yaralanıyorum, düşüyorum ve kalkıyorum, savaşıyorum…
- Birlik
Ve her gün mücadele ederken, kendi irademi ortadan kaldırıyor ve Mesih’in iradesine itaat ediyorum; yalnızca Mesih’in istediğini yapıyorum. Böylece sadece Mesih’le yaşamıyorum, Mesih’in kendisi içimde yaşıyor. İçimde O’nun sureti şekilleniyor. Ve Kutsal Komünyon aracılığıyla Mesih’e olabildiğince sık paydaş olmaya özlem duyuyorum. Ve O’nunla mükemmel bir ilişki içinde yaşıyorum.
Bu yüzden, hayatımın bir parçasını oluşturan Vaftiz Gizemi’ni hayatımın her anında deneyimlemem gerekiyor. Onu yaşamak için. Verdiğim sözleri, yaptığım eylemleri, yaşadığım mucizeleri hatırlamak için… Ve tüm bunlar hayatımı değiştirecek, beni şaşırtacak. Ve Allah ile yaşamama, Allah ile iletişim kurmama, Mesih’in içimden parlamasına izin vermeme yardımcı olacak. Ve nerede olursam olayım, diyeceğim ki: Mesih, ellerimi tut, onlar senin. Gözlerimi tut, onlar senin. Düşüncemi al. Bana “kendi düşünceni” ver. Kalbimi al. O da senin. Benim kendime ait hiçbir şeyim yok.
İşte tam da bu yüzden Mesih’teki yeni hayat saklı ve gizemli bir hayattır. Çünkü Mesih’in varlığının mucizesini kalbimde saklar.
Tüm bu adımları sonraki bölümlerde ayrıntılı olarak göreceğiz. Daha ayrıntılı olarak şunları göreceğiz:
Manevi hayatı nasıl yaşarız?
Manevi olana hayatımızda neden ihtiyaç duyarız? Hakiki tövbeye nasıl ulaşırız?
Manevi mücadele nedir?
Manevi egzersizlere neden ihtiyaç duyulur?
Günlük manevi programa neden ihtiyaç duyulur?
Kutsal Kitabı neden okumalıyız?
Nasıl dua etmeliyiz?
Nasıl kilise hayatı yaşarız?
Mesih’in hayatını nasıl taklit edebiliriz?
- BÖLÜM: MANEVİ HAYAT NEDİR?
Birinin Allah ile etkili bir ilişki kurabilmesi için, esaslı bir manevi hayata sahip olması gerekir. Peki manevi hayat nedir?
Manevi Hayat Nedir?
Kilise ile hiçbir bağlantısı olmayan bir arkadaşımız, bir tanıdığımız bize “manevi hayat”ın ne anlama geldiğini sorsa, ne cevap verebiliriz?
Bir gazeteciye, bir üniversite profesörüne, bir yazara, bir oyuncuya, bir şarkıcıya “manevi bir kişinin” ne olduğunu sorsak, bize manevi bir kişinin manevi, sanatkâr, zeki, eğitimli ve çok fazla bilimsel bilgiye sahip bir kişi olduğunu söyleyebilirler.
Ancak bu özelliklerin, Kilisemiz tarafından tanımlanan manevi bir kişinin özellikleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Kilisedeki manevi bir kişi, entelektüel, çok kitap okumuş ve bilgisiyle bizi etkileyen bir kişi değildir.
Kilise’deki manevi kişi, yalnızca belirli günahlardan kaçınan veya belirli dini görevleri yerine getiren biri değildir: her Pazar kiliseye giden, her gün Kutsal Kitap okuyan, sabah akşam dua eden biri… Çünkü insan, yüreğini Allah’a çevirmeden de böylesine harici bir dindarlığa sahip olabilir. Elbette günahtan kaçınmak ve dini görevleri yerine getirmek, manevi yaşamın ön koşullarıdır ve bunlar, Allah ile daha derin bir ilişkinin meyveleridir. Ancak bunlar tek başına bir insanı “manevi’’ olarak tanımlamaya yetmez.
Manevi İnsan
Havari Pavlos, manevi insanın kim olduğunu bize çok karakteristik bir şekilde anlatır ve onu dünyevi insanla karşılaştırır. Manevi insanın, içinde Allah’ı, Kutsal Ruh’u barındıran kişi olduğunu söyler. Ve tüm hayatı Kutsal Ruh tarafından yönetilir. O, vaftiz edilmiş Hristiyan ve Kutsal Ruh’un armağanlarıyla meshedilmiş, Allah’ı hayatından kaybetmemek için mücadele eden kişidir. Allah’ı çok sever ve her zaman O’nunla birlikte olmak ister.
Maddi Dünya bağlı olan İnsan
Tersine, maddi dünyaya bağlı olan insan, Allah ile ilişki kurmak istemeyen, Kutsal Ruh’un lütfunu kendisinde barındırmak istemeyen ve bu nedenle manevi anlamda ölü olan kişidir. Bu insan, bedenin duyuları ve tutkuları tarafından yönetilir. Biyolojik olarak hareket edebilir. Yer, uyur, yürür, görür, konuşur, duyar ancak hepsi bu kadardır. Biyolojik süreçleri işler, ancak manevi duyuları işlemez. Allah ile ilişkisini koparmıştır.
Çünkü insanın hem fiziki hem de manevi olarak yaşayabilmesi için Allah’ın Lütfu ile beslenmesi gerekir. Bir cihaz, bir cep telefonu, hiçbir hasarı olmasa bile, bataryası şarj edilmezse çalışamaz. Aynı şekilde, insan da “şarj” edilmezse, bir yerden “akım” almazsa çalışamaz. Akım, elektriksel değil, manevidir; yani Allah’ın Lütfudur.
Peki Allah’ın “Lütfu” nedir?
Allah’ın “Lütfu”, Allah’ın bize kendi armağanlarını verdiği faaliyetidir: Bize hayat, güç, aydınlanma, kutsallık verir, böylece manevi olarak yaşayabilir ve O’nunla birleşebiliriz. Allah’ın Lütfu, ruhlarımızı aydınlatan, bizi Allah’a yönlendiren, bizi O’nunla birleştiren ve bizi aydınlık kılan Allah’ın nurudur. Allah’ın kendi içimizdeki tezahürüdür. İçimizde İlahi Lütuf varsa, içimizde Allah’ın kendisi de vardır. Tam tersine, ilahi Lütuf olmadan manevi olarak ölüyüzdür, bir an bile ayakta kalamayız. “İnsanın, Allah’ın Lütfundan güç almadığı sürece, hayatında tek bir iyi iş bile yapması, her şeyden önce günahkâr tutkularını bastırması veya iblisin tuzaklarından kurtulması imkansızdır.”
Peki Allah’ın Lütfu Nasıl İşler?
Allah’ın Lütfu birdir. Ancak varlıklar üzerinde işleyiş biçimine göre çeşitli faaliyetlere ayrılır: Yaratıcı ve hayat vericidir, çünkü varlıkları var eder ve onlara hayat verir; tutarlıdır, çünkü tüm yaratılışı destekler; hikmetlidir, çünkü akıl sahibi varlıklara bilgelik aşılar; ayrıca arındırıcı, nurlandırıcı ve ilahileştirici olarak da adlandırılır, çünkü canlı ve akıl sahibi varlıkları arındırır, nurlandırır ve Yaratıcıları ile birleştirir.
Biyolojik Hayat
Dolayısıyla insanın biyolojik olarak yaşayabilmesi için sadece yiyecek yiyeceğe, içecek suya, nefes alacak oksijene sahip olması değil; aynı zamanda Allah’ın hayat veren lütfuyla canlandırılmasıdır da… Peki bu nasıl gerçekleşir? Allah, Lütfunu her insanın canına nüfuz ettirir; ve can da bu İlahi Lütfu bedene aktarır. Bu nedenle beden candan ayrıldığında ölü kalır. İnsan bu nedenle biyolojik olarak yaşar ve işlev görür, çünkü can aracılığıyla hayat bulur ve ilahi bir akıma maruz kalır. Bu elbette onun manevi olarak canlı olduğu anlamına gelmez. Bu şekilde yalnızca biyolojik olarak yaşar.
Manevi Hayat
Ancak insan, hayvanlar gibi yalnızca biyolojik olarak yaşarsa tam anlamıyla yaşayamaz. Çünkü manevi olarak da yaşamak, Allah ile ve Allah için yaşamak üzere yaratılmıştır. Sadece O’nunla mutlu bir şekilde yaşayabilir. Ancak insanın Allah ile yaşayabilmesi, O’nunla iletişim kurabilmesi ve birleşebilmesi için, yalnızca Allah’ın hayat veren lütfuna (ki bu otomatik olarak tüm insanlara aktarılır) değil, aynı zamanda arındırıcı, nurlandırıcı ve ilahileştirici lütfuna da katılması gerekir.
Bu nedenle, İlahi Lütuf’tan bahsettiğimizde, genellikle insanı Allah ile birleştiren ve ilahileşmeye ulaşmasını sağlayan üç evreden kastederiz.
Manevi Hayatın Üç Evresi
Aziz Babalara göre Allah’ın Lütfu, insanı manevi yaşamın üç evresine yükseltir:
Birincisi, arınma aşaması. İkincisi, nurlanma aşaması. Üçüncüsü, ilahileşme aşamasıdır. Yani, Allah’ın lütfu bizi önce arındırır, sonra nurlandırır ve sonra da kendisi ile birleştirir. Bu nedenle, tüm müminler aynı manevi yaşam seviyesinde yaşamazlar. Bazıları arınma aşamasındadır, bazıları aydınlanma aşamasındadır ve azizlerse ilahileşme aşamasındadır. Allah’ın lütfunun arındırıcı, nurlandırıcı, ilahileştirici olduğunu söylediğimizde, bu başka bir lütfun arındırdığı, bir başkasının aydınlattığı ve bir başkasının ilahileştirdiği anlamına gelmez. Aynı lütuf üç evrede de işler. Ve manevi hayatın üç evresi birbirinden ayrı değildir, her inananın manevi durumuna bağlı olarak birbirini takip edebilir veya aynı anda da işlev görebilir. Birisi daha yüksek bir seviyeye veya nurlanma aşamasına ulaşabilir ve günaha düşebilir. Ancak, arınma, şu veya bu şekilde önce gelir. Rab’bin kendisi bize şöyle demiştir: “Temiz bir kalbe sahip değilseniz Allah’ı göremezsiniz.”
Manevi Hayat, Allah’ın İçimizde Yaşamasıdır
Sonuç olarak, manevi hayat, içinde yalnızca Kutsal Ruh’un Lütfu’nu değil, aynı zamanda Allah’ın kendisini de barındıran müminin hayatıdır. Bizi Allah ile birleştiren mistik yaşamdır. “Manevi hayat, içimizdeki Mesih’in yaşaması demektir”. Bu hayat, kutsal gizemler aracılığıyla tamamlanır. Vaftiz Gizemi aracılığıyla insan hayata başlar ve Allah’ın çocuğu olur. Mesih aracılığıyla, manevi olarak mücadele edebilmesi, tutkuların üstesinden gelebilmesi ve içindeki erdemleri geliştirebilmesi için Allah’ın Lütfu ona sağlanır. Ve son olarak, İlahi Komünyon bu yaşamı sürdürür ve korur. İnsan, Mesih’i kendi içinde yaşar, O’nunla birleşir, nurlanır, arınır ve ilahileşir.
Dolayısıyla, içimizde Allah olduğunda ve O’ndan dönüşümümüzü gerçekleştirmesini istediğimizde manevi hayata sahip olmuş oluruz. Çünkü kendi kendimizi arındıramayız. İrademizi sunarız ve Allah bizi arındırır. Canımızı nurlandıramayız. Onu da Allah nurlandırır. Kendimizi Allah ile birleştiremeyiz. Allah bizi kendisiyle birleştirir. Erdemlerin meyvelerini de üretmiyoruz. Allah onları verir. Öyleyse manevi hayat, Allah’ın tüm armağanlarıyla içimizde meyve vermesine izin vermek anlamına gelir. Allah’ın bizi arındırmasına, nurlandırmasına ve kendisiyle birleştirmesine izin vermektir.
Sefih Oğul Meselinin Üç Evresi
Sefih Oğul benzetmesinde, meseldeki baba figürünün etrafında üç tür insan vardır. İki oğlu, ücretli çalışanlar ve köleleri. Bu mesel, manevi yaşamda ya köle, ya işçi ya da oğul olabileceğinizi anlamamıza yardımcı olur. Yani, cehenneme gitmekten korktuğunuz için Allah’a köle olarak yaşamak. Ücretli olmak, yani, çıkarınız için Allah’a yakın yaşamak, maaş almak, Cennet’i kazanmak. Oğul olmak, yani, yalnızca ve yalnızca O’nu sevdiğiniz için Allah ile bir olmayı arzulamak ve dünyada O’nunla birlikte olmaktan başka hiçbir şey istememek.
Canımız Hangi Aşamadaysa, Manevi Olayları Ona Göre Farklı Şekillerde Deneyimler
Allah ile bir köle, ücretli bir işçi veya bir evlat gibi bir ilişkimiz varsa, her manevi deneyimi tamamen farklı yaşarız. Canımız arınma, nurlanma, ilahileşme aşamasındaysa, Allah’ın gizemlerini tamamen farklı şekilde deneyimleriz. Aynı manevi uyarılar herkeste aynı manevi sonuçları doğurmaz.
Kudüs’te Rab bir zamanlar bir kalabalığa seslendi. Bir ara Allah’ın sesi duyuldu: “Onu yücelttim ve yine yücelteceğim.” O zaman da herkes Allah’ın sesini net bir şekilde duymadı. Birçoğu sesini duydu, ancak kelimeleri ayırt edemedi. Bu yüzden bazıları gök gürültüsü duyduklarını söyledi. Bazıları da bir meleğin konuştuğunu söyledi. Manevi duyularına bağlı olarak, her biri ya sadece gök gürültüsü duydu ya da anlamlarını anlamadan kelimeler duydu. Manevi olarak üstün olan bazı öğrenciler ise Allah’ın sözlerinin içeriğini ayırt edebildiler. O sırada kendisiyle konuşan Babasını yalnızca Rab gördü. Ses netti, ancak herkes zihninin saflığına göre anlayabiliyordu. Yani, canımızın durumuna bağlı olarak, kişi açıkça duyar, gizemli bir şekilde işitir veya hiç duymaz. Dolayısıyla, manevi hayatta, canınızın manevi durumuna göre manevi deneyimler yaşarsınız. Başkalarının Allah’ın sesini duyması, sizin ise hiçbir şey duymamanız mümkündür.
Manevi Hayattaki Adımlar Nelerdir?
Kilise ile hiçbir bağlantısı olmayan ve hiçbir şey bilmeyen biri manevi hayata nasıl girer?
- Çağrı
Allah’ın yaptığı ilk eylem, çağrı eylemidir. Allah çağırır. Ve insanı çağırmanın birçok yolu vardır: bir arkadaşla, bir kitapla, internette bir gönderiyle, cep telefonuna gelen bir mesajla, bir Aynoroz ziyareti esnasında… Allah’ın ilk hareketi sizi çağırmaktır. Size şöyle der: Bana gelin. Bir ayine gelin, bir vaaza gelin, manevi bir kişiye gelin. Kişi evet derse, şu adımları atmaya çağrılır:
- Çıkış
İlk olarak, önceki hayatını, günahkâr günlük hayatını terk etmek. Kendi alanını terk etmek. Cesurca bir çıkış yapmak. Hayatını bırakmak. Şimdiye kadar yaşadıklarını silmek. “Bitti” demek. Eski olan her şey bitti. Onlara karşı ölüyüm. Artık günah için burada değilim. Manevi hayattaki ilk adım bir çıkış, bir ölümdür.
- Kiliseye Giriş
İkinci adım, özünde Kilise ile yeniden bağlantı kurmaktır. Kişi Allah’ı ancak orada bulabilir. Evde tek başına Kutsal Kitap’ı incelemek, radyoda veya internette vaaz dinlemek ya da Kilise ile hiçbir bağlantı kurmadan evde dua etmek yeterli değildir. Kişi ancak Kilise’nin Gizemleri’ne katıldığında manevi bir hayat sürebilir, Allah’ın Lütfu’na sahip olabilir, manevi olarak yavaş yavaş olgunlaşmaya, Allah’a daha da yaklaşmaya, O’nunla birleşmeye başlayabilir.
- Tövbenin Acısı ve Sevinci
Arınma ve tövbe aşamasında insan, eskiden olduğu şey için bir acı, şimdi yaşadığı şey için ise tarifsiz bir sevinç duymaya başlar. Şimdiye kadar yaptıklarını hatırladıkça derin bir utanç duyar ama aynı zamanda içinde değişmek için de bir hasret duyar. Arındırıcı gözyaşlarıyla Kutsal İtiraf gizemine koşar. Orada Mesih’in kendisi onu bekliyordur, günahlarını bağışlamak, onu kucağına almak, onu tekrar çocuğu yapmak için.
- Allah ile Birlik
Bu aşamada tövbekâr, dönüşmüş insan, İlahi Komünyonun Gizemi’ne katılır, Allah’ı içine alır. Ve Allah onun içine girdiğinde, onu nuruyla doldurur. İnsan başka bir dünyada yaşar, tarifsiz bir sevinç duyar, bu deneyimi hiçbir şey için kaybetmek istemez. Bir coşku hali içinde yaşar. Buradaki coşku, bir duygu patlaması değil, insanın ilahi hale geldiği, Allah’ı kendi içinde yaşadığı bir hali ifade eder. Bu haldeyken farklı düşünür, farklı görür, farklı duyar.
Şu an neredeyiz? Hangi haldeyiz? Manevi bir hayat mı yaşıyoruz? Arınma aşamasına mı girdik?
Gerçek Manevi Hayatı nasıl Edinebiliriz?
Allah Olmadan Yaşayamayız
Bu yüzden yapmamız gereken ilk şey, Allah olmadan yaşayamayacağımızı anlamaktır. Manevi yaşamın bir zorunluluk, bir angarya değil, bir hayat koşulu olduğunu anlamak… En güzel yemeği yemek istemeyen var mıdır? Evet! Hasta olanlar. Sağlıklı ve açsanız, en güzel yemeği bir görev olarak görmezsiniz, onu oburlukla arzularsınız. Sağlıklı kişi açtır ve yer. Aksi takdirde ölür. Manevi olarak sağlıklı kişi Allah’a acıkır. Allah’a susar. Kimse onu kiliseye gitmeye veya dua etmeye zorlamaz. O, kendiliğinden özler.
Allah’ı Kaybetmemek İçin Savaşalım
Günlük manevi hayat, Allah’ı kaybetmemek demektir. Ve O’nu kaybetmemek için O’nun emirlerini yerine getirmektir. Zorla veya korkudan değil ama her zaman O’nunla olma özlemiyle… Bu yüzden dua etmeyi, orucu, çalışmayı, çileciliği, kutsal hayatı özlemektir ve kişiyi O’ndan uzaklaştırabilecek her şeyden nefret etmektir.
Allah ile İstikrarlı Bir İlişkimiz Olsun
Bir gece ayininde, bir vaazda, bir ayinde… heyecanlanıp eve döner dönmez tam tersini yapmayalım. İstikrarlı, gerçek ve derin bir manevi hayatta, hacda, bir yerondada veya bir mucize esnasında bir anlık yüzeysel coşku patlamalarına ihtiyacımız olmaz… Bu coşkular, eğer derinlikleri yoksa, daha sonra hayal kırıklığına yol açarlar. Manevi hayatın istikrara ihtiyacı vardır. Ne gözyaşlarına, ne taşkınlıklara, ne de ardından gelen manevi hafıza kaybına. Her şey, manevi varlığımızın talimatlarına göre, istikrarlı adımlarla yapılmalıdır.
Ve manevi istikrara kavuşmak için, her şeyi doğru bir şekilde önceliklendirmeliyiz. Başka öncelikler belirlemeyelim. Neden başka şeyler yüzünden uykumuzu kaybediyoruz ve konu Allah olduğunda zamanımız olmuyor?
Öyleyse önceliklerimizi belirleyelim ve İlahiyatçı Aziz Gregory’nin dediğine inanalım: “Başka her şey Allah’tan sonra gelir.’’ Geri kalan her şey ikincildir. Her şeyden önce Allah gelir.
İlahi Sevgiye Sahip Olalım
Mesih’imize karşı ateşli bir sevgiye sahip olalım. Bu ilahi sevgi ateşi olmadan, Mesih’teki hayat soluk, duyarsız, çaresiz hale gelir; varlığını sürdüremez.
Diğer Koşullar
Ancak, insanın gerçek ve hakiki bir manevi hayata sahip olabilmesi için, ayrı bölümlerde ayrıntılı olarak ele alacağımız bazı temel koşullara da sahip olması gerekir.
Bu koşullar şunlardır:
–Manevi rehber
–Tövbe
–Manevi mücadele
–Dini pratikler
–Günlük program
–Çalışma
–Dua
–Kilise hayatı
-Sakramentlere katılmak
4.BÖLÜM: NEDEN MANEVİ REHBERİM OLSUN?
Tıpkı fiziki hayatımızda olduğu gibi, hepimizin bizi dünyaya getiren bir babası olduğu gibi, Kilise’de de bizi manevi olarak yeniden doğuracak bir manevi pedere sahip olmalıyız. O bizi derin ve bilinçli bir imana yönlendirecek ve tutarlı ve empirik bir Hristiyan hayatına klavuzlayacaktır. Ayrıca düşüşlerimizden kalkmamıza ve manevi mücadelemizde istikrarlı bir şekilde ilerlememize yardımcı olacaktır. Öğütleriyle, dualarıyla, hayatıyla, örneğiyle bize rehberlik edecektir. Bizi Mesih’e götürecek, Mesih’i gösterecek ve bizi O’nunla birleştirecektir.
Bu nedenle Havari Pavlos Hristiyanlara şöyle demiştir: “Hayatınızda birçok öğretmeniniz olabilir, ancak çok sayıda babanız olmayabilir. Hayatınızda size baba oldum, gözyaşlarımla, öğütlerimle, dualarımla. Kilise deneyimi ve İncil’in öğretisiyle sizi doğurdum.” Başka bir yerde de şunu vurgular: “Unutmayın ki, uzun yıllardır her gün, sabah akşam, gündüz gece, sizi teker teker, ayrı ayrı uyarmaktan ve yönlendirmekten hiç vazgeçmedim.” Bu nedenle onlara yalnızca İncil’i değil, kendi maneviyatını da iletmek istediğini söyler. Ve Mesih’in suretinin içlerinde oluşması yönündeki derin arzusunu dile getirir.
Bu rol başlangıçta Havariler tarafından, daha sonra da onların öğrencileri, halefleri, Kilisemizin episkoposları ve rahipleri tarafından üstlenilir. Ve bugün Kilise’nin bu deneyimini takip etmekteyiz. Çünkü manevi hayatta tek başımıza yürüyemeyiz. Manevi pedere ve rehbere ihtiyacımız vardır.
Manevi Pederin Görevi Nedir?
Rehberimiz
Kilisedeki hayatımız, manevi hayatımız, bazen zorlu, tehlikeli ve çoğu zaman tuzaklar ve düşmanlar barındıran yokuş yukarı bir yoldur. İblis bizimle savaşır, kötü benliğimiz bizimle savaşır, dünya bizimle savaşır. Bu nedenle, tıpkı bir dağa tırmanırken bizi yönlendirecek bir rehbere, bizi destekleyecek bir desteğe ihtiyaç duyduğumuz gibi, manevi hayatımızda da manevi bir rehber olmadan ayakta kalamayız.
Çünkü yüksek bir dağa tırmanmayız, dünyanın en yüksek zirvesi için yürümeyiz, evrenin en yüksek noktasına tırmanırız. Hayata, Cennete giden dar ve hüzünlü yola tırmanırız; ve bize yolu gösterecek birine ihtiyacımız vardır. Bu yolu daha önce yürümüş, sırlarını, tehlikelerini, engebeli arazisini bilen birine. Ve eğer hata yaparsak, bizi doğru yolda düzeltecek birine. Ve eğer uçurumlarda tehlikedeysek, bizi güvenli yollara getirecek birine. Vahşi hayvanlar, olumsuz hava koşulları veya diğer zorluklar tarafından tehdit ediliyorsak, bu yükselişimizde manevi peder her türlü tehlikeden kaçmamıza büyük ölçüde yardımcı olacaktır.
Hepimizin, günahlarımızı bağışlama duasını okumakla kalmayıp aynı zamanda hayatımızı da yönlendiren bir manevi pedere ihtiyacımız var. Çünkü manevi hayatımızda, zorlu seçimlerimizde Mesih’in yanımıza gelip bize şunu mu yap, bunu mu yap demesini beklememeliyiz. Ancak O’nun, Kilise içinde bizi manevi olarak yönlendirme görevi, büyük sorumluluğu ve misyonu olan rahipleri, takdis edilmiş insanları vardır.
Bu nedenle, yaşam yolculuğumuzda manevi pederimiz bizim rehberimiz ve kaptanımızdır. Fırtınalarda, kasırgalarda ve her yerde, bizi doğru şekilde yönlendirebilecek bilgiye, deneyime, nura ve lütfa sahiptir.
Koçumuz
Kilise Babalarımızın, manevi bir pedere olan ihtiyacı anlamamıza yardımcı olmak için sunduğu ikinci bir imge, sporcu imgesidir. Bir sporcu, iyi spor yapmayı öğrenmek istediğinde stadyuma tek başına gitmez, yanında bir koçu vardır. Koç, günlük programında ona yardımcı olur. Ne yiyeceğini, neleri yiyip içmekten kaçınacağını, hangi egzersizleri hangi şekilde yapması gerektiğini, aşırıya kaçmadan, tembellik etmeden, özensiz davranmadan veya istismar etmeden nasıl spor yapacağını belirler. Bu nedenle koç, sporcuya nasıl yarışması gerektiğini gösterir. Ve koç ne kadar iyiyse, sporcu da isterse ve elbette yetenekleri varsa o kadar iyi olabilir.
Doktorumuz
Manevi pederimiz aynı zamanda şahsi doktorumuzdur. O, Rab’bin öğretilerine dayanarak büyük bir sevgiyle tutkularımızı iyileştiren ve Mesih’te sağlık kazanmamıza yardımcı olan canımızın hekimidir. Çünkü bedenimiz hastalandığı gibi canımız da hastalanır. Çeşitli hastalıklar, ortopedik, patolojik ve diğerleri yaşadığımız gibi, manevi yaşamda da canımız sık sık hastalanır ve çeşitli manevi tutkulardan muzdarip olur. Manevi pederimiz de bir doktor rolü üstlenir.
Ancak iyi bir doktor, önce doğru teşhisi koymadan herkese aynı ilacı vermez. Hastanın durumunu görür. Herkese ağrı kesici vermez. Ama kimine antibiyotik, kimine kortizon; kimine istirahat, kimine ameliyat önerir. Yani her kişiye farklı bir tedavi önerir, farklı talimatlar verir, farklı ilaç tedavileri uygular. Manevi peder de aynı şekilde önce doğru teşhisi koymalı ve ardından uygun tedaviyi önermelidir.
Manevi Peder Seçimi
Ancak bunun gerçekleşmesi için manevi pederin deneyimli ve uygun olması gerekir. Peki böyle bir manevi pederi nasıl buluruz? Örneğin, ciddi bir sağlık sorunumuz olduğunda, karşımızda gördüğümüz herhangi bir doktora gitmeyiz! “Bu doktor iyi bir insan, ona gidelim!” demeyiz. Bunun yerine en iyisini, belirli rahatsızlıkları nasıl tedavi edeceğini bilen uzman birini ararız. Dolayısıyla deneyimli bir manevi peder ararız.
Bu yüzden bize taviz verecek, tutkularımızı yatıştıracak, zayıflıklarımızı affettirecek birini aramayız… Bir doktora gidersek ve bize “Hiçbir şeyin yok, önemli değil, bir aspirin al” derse ve bizde çok ciddi bir şey varsa, ölürüz. Bu yüzden bize “Hiçbir şeyin yok, git buradan” diyecek rahat bir rehber aramayız. Bunun yerine, şefkatle yaramıza dokunup iyileştirmemize yardımcı olacak birini ararız.
Aynı anda iki veya üç manevi pederimiz de olamaz ki, birine bir şey, diğerine başka bir şey, üçüncüsüne başka bir şey söyleyebilelim. Bilinmeyene ciddi şeyler, uzaklara orta düzeyde şeyler ve yakınlarımıza gündelik şeyler söyleyelim. Manevi peder tek olmalı ve her şeyi bilmelidir. Aksi takdirde, ne doğru bir teşhis koyabilir ne de doğru bir tedavi uygulayabilir. Aziz Simeon şöyle yazar: “Ünleri olan rahipleri aramak için oraya buraya gitmeyin… Allah’ın lütfuyla bir manevi pederle karşılaştıysanız, meselelerinizi yalnızca ona anlatın.”
Manevi Pederim Hangi Özelliklere Sahip Olmalı?
Hayat Modeli
Manevi pederimiz bu nedenle hem ismen hem de hayatıyla manevi olmalıdır. Yani, Kutsal Ruh’un Lütfu’na sahip bir adam olmalıdır. Her inananı tedavi edip iyileştirmek için önce kendisi sağlıklı olmalı, iyi mücadelenin bir savaşçısı olmalıdır. Ayrıca başka bir iyi manevi pedere itirafta bulunmalıdır. Önce başkalarından istediklerini kendisi yaşamalıdır. Hristiyan hayatı sürmeli ve bir model olmalıdır. Bize sadece söyledikleriyle değil, yaşadıklarıyla da öğretmesi için uygun bir kişi olmalıdır. Hayatı, Rab’bin her emrinin etkin bir örneği olmalıdır.
Peki doğru, deneyimli ve kutsanmış manevi pederi nasıl bulacağız? Seçim kolay değil. Yargımız da her zaman bir şeylerden etkilenmemiş değildir. Bu nedenle, manevi peder bulma meselesini yalnızca kendi arayışımız olarak değil, aynı zamanda Allah’ın bir armağanı, dualarımıza bir cevap olarak görmeliyiz.
Basiret Sahibi
Bu nedenle, manevi pederin “basiret” adı verilen en büyük erdeme sahip olması gerekir. Ve bu erdem Allah’ın bir armağanıdır. Peki basiret ne anlama gelir? Manevi pederimizin bizi anlayabilmesi anlamına gelir. Ne zaman azarlayıp ne zaman teselli etmesi gerektiğini bilmesi demektir. Canımızın derinliklerini, eğilimlerimizi, motivasyonlarımızı ayırt etmesi demektir. Çünkü bazen manevi pedere gidip bir şey söyler, başka bir şey kasteder ve başka bir şey yapmış oluruz. Ancak manevi peder, bize uygun talimatları verebilmek için deneyimli olmalı ve Kutsal Ruh’un nurlanmasına ve Kutsal Ruh’un lütfuna sahip olmalıdır. “Manevi pederin basiret yeteneği, yani manevi çocuklarının kalplerini görebilecek manevi gözleri olmalıdır. Bu şekilde, her seferinde doğru bir teşhis koyabilir ve uygun tedaviyi uygulayabilir.” Daha da önemlisi, her bir düşüşün ardında neyin gizli olduğunu ayırt edebilmelidir. Örneğin, bir günah işleyebilir ve bunun bizi etkileyen ve üzen ana sebep olduğunu düşünebiliriz. Ancak manevi peder, bu günahın nedenini bulmaya çalışacaktır. Bencillik mi? Kıskançlık mı? Söylemediğimiz veya anlamadığımız gizli başka şeyler mi var? Tıpkı bir doktorun bir yara gördüğünde hemen kaba bir teşhis koymaması gibi… Ama sorunun nedenini bulmaya çalışır: Bu yara nereden geldi? Nereye ait? Cildinizde egzama, sivilce mi var… Kanser olabilir, hiçbir şey olmayabilir. Ateşiniz mi var! Neden? Soğuk algınlığınız mı var yoksa çok ciddi bir sorununuz mu var? Benzer şekilde, manevi pederimiz de anlattıklarımızdan ve gördüklerinden günahlarımızın tam nedenini anlayabilmelidir. Sadece dışarıdan görüneni değil, aynı zamanda doğru bir teşhis koymak için kalbimize de nüfuz etmelidir.
Manevi pederimiz, ona sunmak istediklerimizi değil, hakiki kişiliğimizi anlamalıdır. Bunu yapabilmek için sadece biraz psikoloji bilgisine değil, her şeyden önce Allahın nurlandırışına ve lütfuna ihtiyacı vardır. Ve Allah’ın nuruyla “basiret” kabiliyetine sahip olmak için, kutsallaştırılmalıdır. Dolayısıyla, “içinde Kutsal Ruh’un nuru olmayan manevi peder, kendi eylemlerini iyi göremez, başkalarına rehberlik edemez veya Allah’ın iradesini öğretemez ve başkalarının düşüncelerini kabul etmeye muktedir değildir.’’
Sevgi Dolu Bir Adam
Ruhani babamımızın da sevgiye sahip olması gerekir. Dünyevi ve duygusal değil, manevi sevgi. Manevi sevgi, Mesih’in sevgisinin bir yansımasıdır. Duygusallık değildir. Bizi esir alan ve hürriyetimizi elimizden alan bir sevgi değildir. Bizi azat eden, onurlandıran, daha büyük bir manevi mücadeleye iten bir sevgidir. Bu yüzden, böyle bir manevi sevgiye sahip olan manevi peder, bize saygı ve sorumlulukla yaklaşır. Ne bizi mahvedecek bir af ile, ne de katlanamayacağımız bir zulüm ile…
Sevgi aynı zamanda hayatımızın zor bir döneminde, bir düşüş yaşadığımızda veya bir sorun, bir hastalık, bir tehlikeyle karşılaştığımızda, manevi pederimizin bizimle birlikte acı çekmesi, bizimle birlikte ağlaması, bizimle birlikte empati yapması, sahip olduğumuz yükleri bizimle birlikte taşıması anlamına gelir. Bunu anlarız. Tıpkı küçük bir çocuğun kimin sevip kimin sevmediğini anlaması gibi.
Ben ve Manevi Pederim
Böyle bir manevi peder bulduğumuza göre, tavrımız ne olmalı?
Onu Sevelim
Her şeyden önce, manevi pederimize sevgi beslemeliyiz. Günah itirafına görev bilinciyle, sadece komünyon almak için gitmiyoruz. Zorunluluktan da gitmiyoruz. Öğrenmek için de gitmiyoruz. Babamızı bulmak için gidiyoruz.
Ancak bu, manevi pederimize sağlıksız bir bağlılık duyacağımız anlamına gelmez. Sürekli olarak “manevi pederim var…” diye övünmeyeceğiz. Çünkü çoğu zaman, gizlice, bu gönderme aracılığıyla örtülü bir egoizmi gizleyebiliriz. Yani, iyi bir manevi pederimiz olduğunda bunun bizi de nitelendirdiğini düşünürüz. Ancak aziz bir manevi pedere sahip olmak, bizim de aziz olduğumuz anlamına gelmez. Sinalı Aziz Yuhanna’nın dediği gibi: “Öğretmeninin başarılarıyla çevresindekilere övünen ve bu şekilde kendisinin de yüceltildiğini düşünen değersiz öğrenci, başkalarında daha fazla küçümseme uyandırır ve hakkında şöyle denir: Böylesine iyi bir ağaç nasıl böylesine verimsiz bir dal verdi?”
O’na Güvenelim
Manevi pederimize karşı gerçek bir sevgimiz varsa, O’na güvenmeliyizdir de. “Manevi bakımımızı üstlenen manevi pederimize şüphesiz güvenmeliyiz.” Kendimizi tamamen O’na emanet edelim. O’nu yolumuzda bir rehber, tutkularımızın bir hekimi, hayatımızın fırtınalarında bir kaptan, Babamız olarak tanıyalım.
İtirafta sadece günahlarımızı değil, düşüncelerimizi de itiraf edeceğiz. “Canımızın hiçbir gizli hareketini saklamamalıyız… kalbimizinse, her gizli eğilimini açığa vurmalıyız.” Ayrıca zorluklarımızdan ve hayatımızın bazı ciddi meselelerinden de bahsedeceğiz. Ancak burada bir uyarı da gereklidir: Manevi pederimiz, örneğin hangi arabayı alacağımız veya hangi mobilyayı alacağımız gibi, kendisini ilgilendirmeyen konularla meşgul etmemeliyiz. Manevi peder, bizi esas olarak manevi hayatın ciddi meselelerine yönlendirir ve O’ndan görevleri dışındaki şeylere müdahale etmesini istememeliyiz.
Bu nedenle, ciddi manevi meselelerde hayatımızı tamamen O’na emanet ederiz. Tıpkı bir doktora gittiğimizde olduğu gibi, önce O’na güvenmeliyiz. Ona güvenmezsek, bizi muayene etmesine, yaramızı açmasına, ameliyat etmesine izin vermeyiz. Benzer şekilde, manevi pederimize de güvenmeliyiz. Onun Mesih’imizin sesi olduğuna, söylediklerinin şahsi görüşü olmadığına ama Allah’ın yanıtı olduğuna inanmalıyız.
Onun Sözünü Dinleyelim
İşte tam da bu yüzden bize söylediklerine itaat etmeliyiz. Manevi pederimize, öz babamıza gider gibi, küçük bir çocuğun babasına gitmesi gibi, itaat ve güven ruhuyla gidelim. Ve son olarak, itiraf gizemi esnasında manevi peder bize talimatlar verdikten sonra biz de O’nun bize söylediği her şeye uymaya, verdiği talimatlara göre yaşamaya çalışmalıyız.
Yeni İlahiyatçı Aziz Simeon bu konuda şöyle öğüt verir: “Manevi pederimize, Allah’a itaat ediyormuş gibi itaat etmeliyiz. Ve bize tavsiye ettiği şeyleri, bize aykırı veya zararlı görünse bile, tereddüt etmeden uygulayalım.”
Değiştirmeyelim
Daha önce söylediklerimize istinaden manevi pederimizi değiştirmemeliyiz. Manevi pederimizi ancak uzak bir yere taşındığımızda değiştiririz. Ancak o zaman bile, gideceğimiz yerde bize başka bir manevi peder göstermesini isteriz.
Bir manevi pederi çok nadiren değiştiririz ve manevi peder Kilise’nin ahlak anlayışının dışında olduğunu veya öğrettiklerinde büyük doktrinsel sapmalar gösterdiğini; veya örneğinde, hayatında bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettiğimizde; hayatımızı başka bir manevi rehbere emanet etme, onu değiştirme yükümlülüğümüz vardır. Ancak o zaman bile kendi başımıza bir manevi peder bulmaya çalışmayız, bize birini tavsiye etmesi veya bize rehberlik etmesi için takdis edilmiş birine danışırız.
5.BÖLÜM: TÖVBE VE GÜNAH İTİRAFI NEDEN GEREKLİDİR?
Gerçek ve köklü bir manevi hayata girmek için, Allah’a dönüş yolunu seçmeliyiz. Hakiki tövbe yolunu.
“Başkalarının” Tövbesi
Ne yazık ki, bugün birçok Hristiyan tövbeden bahsetmek istemiyor. Tövbeden bahsettiklerinde genellikle başkalarından, büyük günahkârlar olarak gördükleri kişilerden bahsediyorlar. Hatta bazı “fanatikler”, Allah’tan örnek bir ceza olarak, günahkârları “yakmak” için ateş göndermesini istiyorlar, çünkü iddialarına göre tövbe bu şekilde gelecek!…
Bu yüzden bugün birçok insan tövbeden bahsettiğinde genellikle başkalarından bahsediyor. Ama bazen gizlice bunu da kastediyoruz. Tövbeden bahsettiğimizde aklımıza büyük günahlara düşen bazı insanlar geliyor. Günaha batmış bu insanların tövbe etmesini ne kadar çok isteriz! Sanki tövbe yalnızca dönüşümü yaşamda bir devrim niteliğinde olanlar içinmiş gibi. Ve tövbenin öncelikle bizim için gerekli olduğunu anlamıyoruz.
Öncelikle Allah’ın Halkı Tövbe Etmelidir.
Ancak, insanların manevi olarak çöktüğü zamanlarda Peygamberler ve Azizler öne çıktılar ve ilk önce kimi tövbeye çağırdılar? Duyarlı canları. Allah’ın halkını! Ve sonra büyük kitleler onu izledi. Aziz Öncü Vaftizci Yahya, ama aynı zamanda Rab’bin kendisi de, sonsuz hayatın sözlerini duymak için Ürdün çölüne ve Celile kıyılarına koşan birkaç iyi niyetli insandan oluşan bir dinleyici kitlesiyle tövbe vaazına başladı. Bunu çok sayıda insanın akını izledi. Böylece önce az sayıda iyi niyetli insan tövbe etti, sonra da çok sayıda insan onları izledi.
Elbette, bir savaş çıkarsa, insanlar korkudan Allah’a döner, kiliseleri doldururlar. Ama biz böyle bir korku tövbesinden bahsetmiyoruz. Gerçek, hakiki bir tövbeden, hayat tövbesinden bahsediyoruz. Yani yük öncelikle bize, Kilise halkına düşüyor.
Tövbe Ediyor Muyuz?
Günahtan nefret eden insanlar mıyız? Allah’ı çok seven insanlar mıyız? Evdeki hayatımız nasıl? Çünkü tövbe, kasvetli olmak, evimizin dışında tipik bir tarz benimsemek… ve evde dağınık olmak anlamına gelmez. Ama dışarıda, ciddi, “manevi” insanlar olmak demektir!… Tövbe, sonrasında aynı şeyleri yaptığımız, itiraf gizeminden birkaç dakika önce yaşanan duygular değildir…
Küçük ve Büyük Günahlar
Ancak burada trajik hatamız yatıyor. Çünkü Aynorozlu Aziz Nikodimos’un dediği gibi, “küçük bir günah bile canımızın sevgisini soğutur, gözyaşlarını kurutur, tövbemizi soldurur”. Ve bu “küçük” günah, Allah’a adanmış insanlar olarak bizim tarafımızdan işlendiğinde, daha büyük bir ağırlığa sahip olur. “Küçük” günahlarımızın her biri, cehalet içinde yaşayan insanlar tarafından işlendiğinde, diğer çok daha kötü günahlardan daha ağırdır. Bu nedenle, Kutsal Çarşamba temasında kutsal ilahi yazarı, günahkâr kadının işlediklerinden daha kötü günahlar işlediğine inanır. Bu mümkün mü? Evet. Çünkü Azizler, Allah’ı tanıyan insanların işlediği küçük günahların bile çok daha büyük bir ağırlığa sahip olduğuna inanırlar.
Peki Tövbe Nedir?
Kendi sorumluluğumuzun farkında olmak
Bu nedenle ilk aşamada tövbe, kendi sorumluluğumuzun farkında olmak anlamına gelir. Sorunun bizde olduğunu anlayalım.
Daha basit bir şekilde ifade edelim: İtiraf gizemini icra etmeye gideriz ve bazen günahlarımızı anlatmak yerine başkalarının günahlarını anlatırız. Kendi hatalarımızı anlatmayız. Ya da kendi hatalarımızı anlatırız, ancak bahaneler bulmaya çalışırız veya manevi pederimizi başkalarının daha suçlu olduğuna ikna etmeye çalışırız. Tövbe etmek, evimde yaşanan durumun diğer kişinin, kocamın, karımın, babamın veya annemin, kardeşlerimin hatası olmadığını kabul ettiğim anlamına gelir; bu benim hatamdır. Elbette, tüm zor durumlarda başkaları da bir dereceye kadar suçludur. Ancak şahsi olarak tövbe etmek istediğimizde, diğerinin nerede hata yaptığını aramayız, kendi hatamızın nerede olduğunu bulmaya çalışırız. Aziz Yuhanna Klimakos, “Günahımın sebebi başka kimse değil,” der, “ne bir başka insan, ne iblis, ne bedenim, ne de başka bir şey.”. Hatalı olan benim. Bunu mu söylüyoruz? Davut ne demişti? “Suçumu biliyorum.”. Kilise Babaları, manevi hayatın yalnızca kendi günahlarımızı anladığımız ve gördüğümüz andan itibaren başladığını söylerler. Bu nedenle Büyük Oruç sırasında her gün Allah’a dua eder ve şöyle deriz: “Beni kendi hatalarımı görmem için nurlandır.”
Mesih Merkezli, Ben Merkezli Değil
Bazıları tövbenin, günahlarınız için içsel bir acı, ızdırap ve keder hissetmek anlamına geldiğini düşünür. Ancak bu gerçek tövbe değildir. Tövbe, içinde bulunduğumuz durum hakkında melankolik, hayal kırıklığı hissetmek anlamına gelmez. Tüm bu duyguların tövbeyle hiçbir ilgisi yoktur, yaralı bencilliğin tezahürleridir; canımızı karartır ve onu Allah’a yöneltmezler. Aziz Paisios şöyle der: “Bir kişi tövbe etmediğinde, bencillikten, hümanizmden dolayı sıkıntı çeker, çünkü başkalarının gözünde düşmüştür ve içinde ızdırap, acı ve şifa vardır.”
Ancak ne yazık ki, çoğu zaman kendi tövbemiz Mesih merkezli değil, benmerkezcidir. Düşüşlerimizde, Rabbimiz’in sevgisini inkar ettiğimiz için değil, günahkârlık duygusunun bizi ezdiği için acı çekeriz; ve bizi aşağı çeken suçluluk duygusundan kurtulmaya, psikolojik olarak rahatlamaya çalışırız. İçinde bulunduğumuz durum için acı acı ağlayabiliriz; çünkü Mesih’imizi inkâr ettiğimiz için değil, seçimlerimizin sonuçları bizi parçaladığı için.
Elbette, günahlarımızın farkına varmak içimizde bir miktar üzüntü, bir miktar eziyet yaratmak için doğaldır. Çünkü günahlarımızla Allah’ı inkâr ettik. Artık O’nunla eskisi gibi bir ilişkimiz yok. Ancak bu üzüntünün, bencillik ve hayal kırıklığının sonucu olan dünyevi üzüntüyle hiçbir ilgisi yok, aksine yücelticidir. İç huzuru ve teselliyle birlikte getirir. Genellikle böyle bir üzüntü, Mesih merkezli bir üzüntü yaşamadığımız için, iç huzuru değil, acıyı, çalkantıyı hissederiz. Savurgan oğulun hissettiği babacan kucaklamayı hissetmeyiz. Bu yüzden hayatımız değişmez, aynı tutkularda, aynı hatalar içinde kalırız.
Tövbe, her günahla Mesih’imizi inkâr ettiğimizi anlamak demektir. “Günahlarımız bizimle Allah arasında bir duvar örer”. Bizi O’nun sevgisinden uzaklaştırırlar. Bunu anlarsak, bu kadar kolay günah işlemeyiz.
Zayıflığımız yüzünden aynı hatalara düşsek bile, umutsuzluğa kapılmayacağız, aksine alçakgönüllü olacağız. İçimizdeki güzel imajımız paramparça olduğu için acı çekmeyeceğiz. Ama Rabbimizin sevgisinden uzak kalmaya dayanamayacağımız için O’na dönmeyi özleyeceğiz. O’ndan merhamet dilemek için. O’nu Babamız olarak hissetmek için. Ve kendimizi düzeltmek için elimizden geldiğince çabalayacağız. Günahtan nefret edecek ve erdemi arzulayacağız. Çünkü Allah’a uzak yaşamaya dayanamayacağız.
Bu nedenle Aziz Grigorios Palamas, “tövbe, günahtan nefret etmek ve erdemi sevmek, kötülükten uzaklaşıp iyilik yapmaktır” der. Ve dahası, “tövbe, günahtan şahsi, yürekten bir ayrılış ve Allah’a giriştir” der.
Tövbe: Hayatın Değişimi
Ancak tövbe aynı zamanda hayatın değişimi anlamına gelir. Öyleyse kendi evimize bakalım… Huzurlu mu? Çünkü tövbe, tövbenin meyveleriyle birlikte olduğunda gerçektir. Sinirler, sesler, hoşnutsuzluklar değil…
Peki, başkalarının bizim hakkımızda ne hissettiğini hiç düşündük mü? Bizimle iletişim kurmaktan mutlular mı yoksa bizden korkuyorlar mı? Karşımızda tövbe eden biri varsa, onunla birlikte olmaktan mutlu oluruz! Ondan korkmayız! Kendimizi sıkışık hissetmeyiz. Öyleyse, başkaları bizden rahatsız oluyorsa, tövbe eden insanlar değiliz demektir.
Ve eğer davranışlarımızı değiştirmezsek, aynı sorunlarda, aynı hatalar içinde kalırız. Aynı yanlış reçeteyle hayatımız değişmez. Başkalarının değişmesini isteriz. Ama kendimizi değiştirmeyiz.
Biraz düşünelim, her birimiz 10 yıl önce, 20 yıl önce nasıldık! Ve bugün nasılız? Manevi hayatımızda tek bir adım bile attık mı? Mesih Kilisesi’nde bunca yıl, günah çıkarmada bunca zaman, aynı şeylere tekrar tekrar düşüyoruz, aynı şeyleri tekrar tekrar yapıyoruz. Değişmedik.
Tövbe bizim için hem küçük hem de büyük şeylerde değişmeye başlamak anlamına gelir. Çünkü çoğu zaman büyük şeylerin, büyük ve kahramanca erdemlerin peşinden koşarız ve çok basit olanın, gündelik hayatın, sözlerimizin, davranışlarımızın içinde kayboluruz.
Kutsal İtiraf Gizemine Doğru Adımlar
Ancak bu noktada, günah itirafına gittiğimizde bilmemiz gereken bazı pratik unsurlardan da bahsedelim:
- Neden Günah İtirafına Gideriz?
Manevi pedere günah itirafı için gitmeden önce şunu düşünmelisiniz: Neden günah itirafına gidiyorsunuz?
Sadece psikolojik olarak rahatlamak için mi? Üzerinize çöken suçluluk duygusundan kurtulmak için mi? Vicdanınızı dinlendirmek ve doğru yolda olduğunuzu hissetmek için mi? Acı çektiğiniz ve karşılaştığınız sorunlar için teselli aradığınız için mi? Yaptıklarından dolayı başına kötü bir şey geleceğinden korktuğun için mi gidiyorsun? Yoksa bayramlar yaklaşıyor ve son dakikada aceleyle, hissetmeden komünyon alıp günah çıkarmayı mı düşünüyorsun? Eğer tek niyetlerin bunlarsa, tövben gerçek değildir.
- Seni Günah İtirafı Gizemine Ne Yöneltmeli?
Günah çıkarmaya, günahlarınla Mesih’i inkâr ettiğin hissiyle gitmelisin. O’na ihanet ettin. O’nu çarmıha gerdin. Ve şimdi O’ndan uzakta acı çekiyorsun. Ve vicdan azabı çektiğin için değil, kendinin güzel imajının içinizde paramparça olması nedeniyle acı çekiyorsun. Manevi pederinin gözünde düşeceğin için de değil. Acı çekiyorsun, çünkü Mesih’le tekrar barışmak istiyorsun. O’ndan merhamet dile. O’nu Baban gibi hisset.
Yaralarını kanıyla yıkaması için Mesih’e git. Kalbini sevgisiyle iyileştirsin. Canının hastalıklarını lütfuyla yok etsin. Zihnini nuruyla aydınlatsın. Seni tekrar kucağına alsın.
- Tövbe Ettin Mi?
Ancak Mesih, günahlarını bağışlamak için sende içtenlikle tövbe etmeni ister. Senden istediği tek şey budur. Kaç kez günahlarını itiraf edersen et, günahlarından tövbe etmezsen, itirafın hayatında hiçbir etkisi olmayacaktır. Ve ne kadar iyi iş yaparsan yap, tövbe etmezsen affedilmeyeceksin.
- Günah İtirafına Gitmeden Önce
Bazı insanlar Günah itirafına hazırlıksız gider ve o anda kendilerini kaybederler. Ne söyleyeceklerini bilemezler, temel günahlarını hatırlamazlar.
Bu yüzden hazırlıklı olmanız gerekir. Manevi pedere değil, Mesih’e gidiyorsunuzdur. Günahlarınızı itiraf etmek için Mesih’in Haçı’nın altına giriyorsunuz.
Büyük bir gizeme gidersiniz. Allah ile buluşmaya gidiyorsunuz. Kalbinizi O’na açmaya gidiyorsunuz. Ameliyat olmak için Allah’ın hastanesine gidiyorsunuz. Bu müdahale acı verici olabilir, ancak sizi kurtuluşa götürecektir.
Bu nedenle, günah itirafından önceki günlerde, evinizde bu gizeme hazırlanmalısınız. Bu büyük gizem hakkında bir şeyler okumak için biraz sessiz zaman bulmalısınız ve kendi içinizde ne aramanız ve bulmanız gerektiğini bilmediğiniz için, size yardımcı olacak ilgili bir günah itirafı kitabı okumalısınız. Bu günlerde daha fazla dua etmelisiniz.
Allah’ın nurlanmasını ve merhametini dilemelisiniz. Pişmanlıkla Mesih’e yalvaracaksınız ki, pişmanlık duyasınız, -ki, ne söylemeniz gerektiği konusunda sizi nurlandırsın. Doğru ve içten bir şekilde itirafta bulunmaya layık kılsın. Size değişme eğilimi versin.
O zaman, diğer endişelerden uzakta, sessiz bir zaman bulacaksınız; sessiz bir yerde oturup günahlarınız hakkında düşüneceksiniz. Doğru öz eleştiriyle, eylemlerinizi, sözlerinizi, ruh halinizi ve eylemlerinizin nedenlerini kaydedeceksiniz. Hayatınızın gizli sırlarını, aynı zamanda itirafta söylemeyi unuttuğunuz eski günahlarınızı da hatırlayacaksınız. Günahlarınızı bir kağıda yazmak iyidir, böylece onları unutmazsınız.
Ve itirafınızı bayramlardan önceki son günlere bırakmayın. Çünkü o zaman birçok kişi akın eder ve manevi peder sizi yönlendirmek için uygun zamana sahip olmaz.
- İtiraf Sırasında
İtiraf sıranızın gelmesini beklerken, bekleyen diğerleriyle tartışmaya girmeyin. Bunun yerine ibadet, tefekkür ve dua edin. Veya ilgili bir kitap okuyun.
- Günahlarınızı dürüstçe anlatınız
Rahibin huzurunda olduğunuzda, günahlarınızı dürüstçe anlatmalısınız. Çünkü bunları rahibe değil, onları bilen Allah’a anlatıyorsunuz. O’nu kandıramazsınız. O, tüm günahlarınızı ve hatta düşüncelerinizi bile bilir. Dürüstçe gitmezseniz, hiç yaklaşmamanız daha iyidir.
Bu nedenle, cevap almak için Rahibin size soru sormasını beklemeyin. Korku ve utanç duymadan, sahip olduklarınızı kendinize söyleyin. İtiraf bir sorgulama değildir. Kalbinizi özgürce açın ve aklınıza takılan her şeyi söyleyin. Elbette, gerekirse manevi pederiniz de size bir şeyler sorabilir.
Günahlarınızın hiçbirini saklamayın. Günahları gizlediğinizde, affedilemez kalırlar. Gerçekleri çarpıtmamalısınız. Onları olduklarından farklı sunmaya çalışmayın. Onları oldukları gibi sunun. Tıpkı bir doktora gidip hastalığınızın belirtilerini dürüstçe anlattığınız gibi. Ve tüm bunları mazeretsizce söyleyin. Bahaneler uydurmaya başlarsanız, gerçek bir tövbeye sahip olmadığınızı gösterirsiniz.
Ve genellemelerden ve belirsizliklerden değil, belirli günahlardan bahsedin. Belirli eylem ve sözlerinizi belirtin. Bu şekilde, manevi peder, manevi durumunuzun net bir resmini oluşturur ve nurlu rehberiniz olarak, kendinizi düzeltmeniz için size uygun tavsiyelerde bulunur.
Eski günahlarınızı itiraf ettiğinizde, sanki hiç olmamış gibi affedilir ve silinirler. Dürüstçe anlattığınız takdirde, bir sonraki itirafınızda bunlardan tekrar bahsetmeniz için hiçbir sebep yoktur.
Manevi pederinizin bazen size verebileceği terbiye edici talimatlar günahlarınızı anlamanıza ve kendinizi düzeltmenize yardımcı olur. Günahlarınız için ödeceğiniz bir bedel değildir.
Manevi pederiniz size ne zaman komünyon almanız gerektiğini söyleyecektir. Bu talimatlara dayanarak, ne sıklıkla günah çıkarırsanız çıkarın komünyon alırsınız.
- İtiraftan Sonra
Günahlarınızı itiraf ettikten sonra, onları aklınıza getirmeyin. İblisin size bunları hatırlatmasına izin vermeyin, çünkü bu şekilde sizi yeni düşüşlere yatkın hale getirir veya canınızın huzurunu kaçırır ve sizde hayal kırıklığı yaratır.
Ve eğer zayıflıktan dolayı tekrar bir günaha düşerseniz, huzurunuzu kaybetmeyin ve hayal kırıklığına uğramayın. Düşmek insanidir. Düşüşünüzde ve umutsuzluğunuzda kalmak şeytanidir. Düştünüz mü? Ayağa kalkın! Tekrar günah çıkarın, her şey düzelecektir.
Sık sık bir günaha düşerseniz, tekrar hayal kırıklığına uğramayın. Sadece Allah’ın lütfu ile üstesinden gelmek için daha çok mücadele edin. Bazı insanlar günah çıkarmaya gider ve günahlarını anlatmak yerine, acılarını ve başkalarının onlara yaptığı hataları anlatırlar. Ancak günah çıkarmada sadece kendi hatalarımızı anlatırız. Manevi pederinize anlatmak istediğiniz acılarınız ve sorunlarınız varsa, rehberlik almak için, sizi rahatça dinleyebilmesi için başka bir zaman isteyin.
- Tekrar ne zaman gideceksiniz?
Manevi pederinizin size verdiği talimat doğrultusunda düzenli olarak günah çıkarmaya gidin. Çünkü bu şekilde ilerleyebilirsiniz. Manevi hayatınızda istikrarlı adımlar atın.
- Hayatın Değişimi
İtirafınızdan sonra daha uzun süre huzurlu hissetmek istiyorsanız, manevi mücadelenizde gevşemeyin. Düşüncelerinizi, kararlarınızı ve hayat yolunuzu değiştirin. Günahkâr geçmişinizi reddedin ve yeni bir hayata başlayın. Mesih’in izinde, sizi her adımda güçlendirecek bir hayata.
- BÖLÜM: MANEVİ MÜCADELE NE ANLAMA GELİR?
MANEVİ HAYAT BİR MÜCADELE, ZORLU BİR MÜCADELE DEMEKTİR. Mesih’te yaşamak isteyen Hristiyan, hayatı boyunca sadece onu kaybetmemek için değil, aynı zamanda onu giderek daha güçlü bir şekilde yaşamak için de mücadele etmesi gerektiğini bilmelidir. Bu nedenle Rab bizden “hayata giden dar kapıdan girmek için sürekli mücadele etmemizi” ister. Havari Pavlos da bizi “imanın iyi mücadelesini” vermeye çağırır. “Önümüze konulan yarışı sabırla tamamlayalım”. ‘’Ölümsüzlük tacını alabilmek için sabırla savaşalım.”
Düşmanlarımız
Çünkü manevi hayatta zorlu düşmanlarımız, kanlı savaşlar, yaralılar, firariler, hainler, ölüler, yenilenler var; ama aynı zamanda geçici değil, ebedi olan zaferler ve galibiyetler de var. Ve düşmanlarımız hiç de hafife alınacak türden değil. Üç büyük düşmanla mücadele etmeliyiz: İblis, dünya ve kendi benliğimiz.
- a) İblis: Öyleyse ilk düşmanımız iblisin ta kendisidir. Neden bizimle savaşır? Çünkü bu asi ve Allah düşmanı, Allah’ın insanı yarattığını ve ona “lütufla bir ilah” olma, kendisinden kıyaslanamayacak kadar yükseklere ulaşma yeteneği verdiğini görünce, insanı çok kıskanır. Ve hepimizle amansız bir savaşa başlar. İşte bu yüzden Rab iblise “insan katili” adını vermiştir; çünkü hepimizden çok nefret eder ve mücadelemizi terk etmemizi, inkârcı olmamızı sağlamak için bizimle aralıksız savaşır. Elinde olsa hepimizi yok eder, ortadan kaldırırdı. “Kükreyen bir aslan gibi onu yutmak ve imandan döndüreceği birini arayarak dolaşır.’’ Gece gündüz aralıksız bizimle savaşır. Her şekilde. Korkunç bir kurnazlıkla. Bizi daha kolay devirmek için saklanır, kamufle olur. “Öyleyse kendi düşmanlarımızla değil, şeytani düzenlerle, karanlığın hükümdarlarıyla, kötü varlıklarla savaşmamız gerekmektedir.
- b) Dünya: İkinci düşmanımız “dünya”dır. Dünya insanları değil, dünyaya hükmeden ruhtur. İncil yazarı Yuhanna’nın vecizesel bir dille anlattığı gibi, bu ruh esas olarak “bedenin şehveti, gözlerin şehveti ve yaşamın gururu”nda ifade bulur.
Bu dünya büyük bir güce sahiptir, çünkü kötü olanın otoritesi ve etkisi altında yaşar ve hareket eder. Gücüyle en güzel ve en saf olan her şeyi ağlarına hapsetmeye çalışır. Davet eder ve kışkırtır. Cazibesiyle bakışları büyüler ve düşünceyi bulandırır. Canı kirli olan her şeyle doldurur. Üzerimize kendi mührünü vurmaya çalışır. “Ancak kim boyun eğer ve dünyanın dostu olursa, Allah’ın düşmanı olur.”
- c) Kötü Benliğimiz: Üçüncü düşmanımız kendi benliğimiz, kötü benliğimiz, içimizde sakladığımız “insan”dır. Çünkü insan doğamız, Adem’in düşüşünden sonra olduğu gibi, kötülüğe, günaha eğilimlidir. Maddeye daha kolay, Allah’a daha zor yönelir. Fizikiliğe daha kolay, semavi hayata daha zor yönelir. “Her insanın yüreği gençliğinden itibaren kötü işlere eğilimlidir”. İnsan artık istediğini değil, nefret ettiğini yapar.
Ve böylece, küçük bir sebepten, küçük bir kıvılcımdan, kötü arzularımız alevlenebilir, bizi alev alev yakabilir ve yok edebilir. Bu yüzden Platon “en büyük zafer kendini fethetmektir” demiştir. Kötü benliğimiz diğer iki düşmanımızdan daha tehlikelidir. Çünkü benliğimizi her yere, evde, sokakta, işte ve hatta kilisede taşırız. Hayatımızın ayrılmaz bir yoldaşıdır. İşte bu yüzden Rab bizi, çeşitli tutkuların, açgözlülüğün, şehvetin, hırsın ve daha pek çok şeyin hâkim olduğu kötü benliğimizden vazgeçmeye çağırır.
Peki Tutkular Nelerdir?
Tutkular, Allah’a ve erdeme yönelecek şekilde yaratılmış olan canımızın güçlerinin sapkınlığının meyvesidir. “Ancak, canımızın güçlerini iyilik için değil, iyiliği inkâr etmek için kullandığımızda, tutkular ediniriz”. “Tutkular doğamızın unsurları değildir.’’ “Allah’tan yaratılmışlara doğru canın güçlerinin doğal olmayan hareketleridir. İnsanlara veya eşyalara karşı mantıksız bir sevgi veya ayrım gözetmeyen bir nefrettir”. Ve böyle bir eğilim sık sık tekrarlandığında, içimizde bir hal alır, bir tutkuya dönüşür. “Tutku, canımızda uzun süre yerleşen günahtır”.
Peki Tutkularımızın Üstesinden Nasıl Gelebiliriz?
Bazıları tutkularının üstesinden gelmek için canlarının güçlerini yok etmeleri gerektiğini düşünür. Ancak bu yanlıştır. Canımızın güçlerini öldüremeyiz, ancak onları Allah’a yöneltebiliriz. Esasen, manevi mücadelemiz günahtan nefret etmek ve canımızın güçlerini Allah’a ve Doğamızda var olan erdemlere yönlendirmektir. “Bunlar ilahi niteliklerdir ve Allah bunları bizleri kendi suretinde yaratarak doğamızda da yerleştirmiştir”. Dolayısıyla erdemli bir hayat yaşamak, bizim dışımızda olan bir şeyi edinmemiz gerektiği anlamına gelmez; aksine, kendi içimizde bulunan Allah’ın niteliklerini geliştirmemiz gerektiği anlamına gelir.
Üç Düşmanımızın Kutsal Olmayan İttifakı
Üç düşmanımız, iblis, dünyevi ruh ve kötü benliğimiz, kutsal olmayan bir ittifak içinde oldukları için manevi mücadelemiz daha da zorlaşır. İblis, içimizde egemen olan kötü arzuları istismar eder ve dünyadaki araçlarını kullanarak, tutkuların çeşitli yanıcı maddeleriyle ayartmaların ateşini körükler ve bizi daha da kolay baştan çıkarır. Bazen bizi zevklerle, eğlencelerle, parayla, şöhretle, ünle baştan çıkarır. Bazen de bizi tehdit eder, korkutur, şantaj yapar, ürkütür. Bizi Allah’tan uzaklaştırmak, baştan çıkarmak ve esir almak için elinden gelen her şeyi yapar.
Zorlu ve Ömür Boyu Süren Bir Mücadele
Bu mücadele çok zordur, çünkü savaş alanı insan yüreğidir, en zorlu savaş alanıdır. Dahası, gece gündüz süren, ömür boyu süren bir mücadeledir. “Bu savaşta asla ateşkes yoktur, asla dinlenme yoktur” ama “bu mücadele durdurulamaz”. Bu mücadele olmadan, “kimse Rab’bi göremez”. Bunun için çok mücadele etmeli, ter dökmeli ve kan dökmeli.
Kimse kazanabilir mi?
Mücadele bu kadar zorluyken, kim galip gelebilir? Tarihteki büyük şahsiyetlerin bu mücadelede yenildiğini, zevklerin ağlarına kapıldığını, aşağılık tutkuların kölesi olduğunu düşündüğümüzde…
Savaşçı Yoldaşımız Mesih
Bu yüzden bu çok zorlu mücadelede biz insanlar güçsüzüz. Ayakta duramayız, kendi gücümüzle tek başımıza savaşamayız. Ancak Allah’ın ve Kilisemizin Gizemleri’nin yardımıyla savaşabilir ve fethedebiliriz. Ve gerçekten de zaferin bizim olacağını önceden biliriz. Çünkü bu güzel mücadelede Rab’bin önümüzde yürüdüğünü, yanımızda savaştığını ve ilahi lütfuyla gizlice bizi güçlendirdiğini biliriz. Bunu bize bizzat vaat etti. “Korkmayın,” dedi bize, “ben sizinle olacağım.” Ayrıca kendi gücüyle “düşmanın tüm güçlerini çiğneyip fethedebileceğimizi” de vaat etti. Ve böylece iblisin planladığı hiçbir şey bize zarar veremez.” Bu nedenle, bu mücadelede kararlı kalırsak, Mesih’imiz bize galip geleceğimizi gösterecektir.
Manevi mücadelemizde adımlar
- Vesveselere karşı savaş
Tutkularımıza karşı savaş, kötü düşüncelere karşı savaşla başlar. En acımasız savaş genellikle zihnimizde, düşüncelerimizin savaşı olarak gerçekleşir. Bu savaş, kötü düşünceler, kötülük, nefret ve diğer kötülükler tarafından bozulur. Bu kötü düşünceler bazen içimizde bir hal haline gelen ve “şimdi kalbimizden çıkan” tutkuları oluşturur. Bazen de çevremizden gelip “pencerelerden”, yani beş duyumuz aracılığıyla zihnimize girerler. İçimize güçlü bir şekilde nüfuz eden imgelerle zihnimizi domine eden hayal gücü gelir. Aynı zamanda iblis, zihnimizin bahçesine tüm kötülükleri eker, içimize kutsal olmayan düşünceler fısıldar, hayal gücünü harekete geçirir, tutkuları alevlendirir. Canımıza eziyet eder ve karartır. Kişi düşüncelerine dikkat etmediği anda, gözleri veya kulakları, korkunç düşüncelerden muzdarip olur.
İçimizdeki bu patlayıcı durum özellikle tehlikelidir. Çünkü zihin önce kötü düşüncelere rıza göstermezse hiçbir günah işlenmez. Ruhumuzun iç diyaloğu önce gelir ve pratik uygulama, yani yıkımımız onu takip eder. Zihnimizin farkında olmadan dizginsiz bir kötü düşünceler sarmaşığı haline gelmesine izin verdiğimizde, ruhumuzun kalesini yavaş yavaş işgal eden ve onu esir alan iblisle iş birliği yaparız. Sonra düşüncelerimizde bir cehennem yaşarız ve zihnimiz artık Allah’ı düşünemez ve yaşayamaz.
- Kötü Düşüncelere Karşı Nasıl Direnebiliriz?
İki cepheye dikkat etmeliyiz: biri dışımızda, diğeri içimizde. Dışımızda kesinlikle pek çok zorluk vardır Öyleyse gözlerimizi ve kulaklarımızı bu tuzaklara, sokakta, evde, her yerde açıkta bırakmayalım. ‘Ben etkilenmem” demiyelim. Hepimiz tehlikedeyiz. demeyelim. Ama aynı zamanda zihnimizin iç cephesine de dikkat edelim. İblisin bize gönderdiği kötü düşüncelerin ateşli okları onları hemen uzaklaştırdığımızda günah oluşturmaz. İblisin bizimle savaşmasını engelleyemeyiz. Ancak, zihnimizi kötü düşünceler için bir otel haline getirmesini engelleyebiliriz. Kötü düşünceler küçümsenmeyi gerektirir. Onları hemen uzaklaştırmalıyız. Aksi takdirde düşman öfkelenir ve bizi rahatsız eder. Bizi günahla meşgul eder.
Ancak, kötü düşüncelere karşı en büyük silah duadır; özellikle de üzerimize eşek arısı gibi düşen düşünceler gördüğümüzde. Sadece Allah’ın lütfu zihnimizi arındırabilir ve kalbimizi dünyanın kibrinden uzaklaştırabilir.
Ancak, direnmenin daha güzel bir yolu da vardır bu zorlu bir mücadeledir. Zihnimizi, kalplerimize hükmedecek ve bizi sevinçle dolduracak kutsal anlamlarla doldurmaktır. Allah’ı düşünmek, canımızı ilahi hakikatlerle doldurmak, Mesih’imizin ve Azizlerimizin hayatını incelemek. Bu şekilde, kötü düşünceler güçlerini yitirecek ve “Allah’ın hatırası” hayatımızı dolduracaktır.
- Her Sabah Nasıl Savaşa Çıkarsınız?
Aynorozlu Aziz Nikodimos’un “Görünmez Savaş” kitabında ve daha spesifik olarak “Mesih’in askeri, şafak vakti kalkıp, sabah savaşmak için nasıl savaşa çıkmalıdır?” başlıklı bölümde günlük manevi mücadele hakkında neler söylediğine bakalım.
Bu bölümde Aziz Nikodemos, karşı karşıya olduğunuz bir savaş olduğunu anlamazsanız, günlük görevleriniz için sabah evinizden çıkamayacağınızı vurgular ve şöyle der: “Sabah uyanıp uzun süre dua ettikten sonra… bir stadyuma çıktığınızı ve savaşacağınızı düşünün… ve savaşmazsanız sonsuza dek ölü kalacağınızı bilirsiniz… Ve karşınızda düşmanınızı nasıl gördüğünüzü hayal edin… ve savaşmaya karar verdiğiniz o kötü arzunuzu; ve yaralanmaya ve ölmeye hazırsınız… İşte stadyumdasınız… ve sağ tarafta beyazlar giymiş taraftarlar, sol tarafta ise siyahlar giymiş rakipler görüyorsunuz. Sağınızda, muzaffer Başkomutanınız Rabbimiz İsa Mesih’i, Bakire Annesi ve birçok Melek ve Aziz lejyonuyla birlikte gördüğünüze inanın… ve sol tarafınızda, size karşı o tutkuyu ve kötü arzuyu uyandırmak ve sizi savaşı bırakıp teslim olmaya çağırmak için iblisi ve cinlerini görüyorsunuz… Ayrıca koruyucu meleğinizden bir ses duyduğunuzu ve size şunları söylediğini hayal edin: Bugün savaşacaksın… korkma ve savaştan kaçınma… Başkomutan, Rab, senin yanında… tüm melek ordularıyla çevrili. Tüm düşmanlarınla savaşacak ve seni yenmelerine izin vermeyecek. “Rab senin için savaşacak”. Kararlı kalman yeterli. Her acıya katlan… Ve eğer zorlanırsan, Rabbine, En Kutsal Olan’a ve tüm Azizlere yalvar… ve galip geleceksin. Kesinlikle galip geleceksin… Ve eğer sen zayıfsan, düşmanların güçlü ve kalabalıkken, sana yardım edecek olan Allah kıyaslanamayacak kadar güçlüdür. Bu yüzden savaş ve asla yorulma… Kendine olan inancını tamamen yitirerek ve Allah’a olan tam umudunu koruyarak savaş. Ve “İsa adına, düşmanları vur”… Hain olma… Çünkü bu savaşı bırakıp gidersen… savaş durmayacak. Önünde daha da zor bir durum olacak.”
- Her Gün Hangi Tutkularla Savaşacaksın?
Aziz Nikodimos, “Manevi olarak savaşırken, tüm tutkularınızla aynı anda ve aynı yoğunlukta savaşmamalısınız” diye vurgular. Tüm tutkularınızla aynı anda savaşmayı hedeflerseniz, trajik bir hata yaparsınız. Kaybedersiniz. Örneğin, bir sporcu kritik bir maça gittiğinde, istediğini yapmaz. Ancak antrenörünün bir planı vardır ve ona ne yapacağı, hangi rakiplerle karşılaşacağı, ne kadar ileri gideceği konusunda talimatlar verir. Ona rakiplerinin zayıf noktalarını ve güçlü yönlerini de gösterir. Aziz Nikodemos, “Manevi maçlarda,” der, “eğer plansız bir şekilde savaşırsanız, hiçbir şey başaramazsınız, haksız yere hayal kırıklığına uğrarsınız. Kaybedersiniz.”
- Manevi Pederinizin Talimatlarına Göre Savaşacaksınız
Peki ne yapacaksınız? Manevi pederiniz size ne söylerse onu. Size talimatlar verecek, her seferinde hangi tutkuyla en çok ve nasıl savaşacağınız konusunda. Örneğin, çok geç uyandığınız sorununu size hatırlatıp daha erken uyanmanızı isteyebilir. Ya da sizden oburluğunuzla, öfkenizle, merakınızla, kıskançlığınızla mücadele etmenizi isteyebilir. Ve bu itaat büyük bir bereket ve fayda getirir. Ya da manevi peder size şunu söyleyebilir: Bu dönemde işiniz için ihtiyacınız olan 5-10 site dışında internete girmeyeceksiniz. Ya da sizin için bir zaman belirleyebilir: Günde sadece yarım saat internete gireceksiniz. Eğer size şunu söylerse: O arkadaşınız size manevi olarak yardımcı olmuyor. Sizi yanlış yola sürükleyecek. Onu hayatınızdan çıkarın. Zor. Ama bunun dışında manevi bir mücadele yok.
- Manevi Mücadelenin Önemi
Aynorozlu Aziz Nikodimos şöyle yazar: “Bu zaferin önemsiz ve küçük olduğunu düşünmeyin. Tutkularınızdan ve şehvetlerinizden birini fethetmek, yüz düşmanı fethetmekten daha büyük bir zaferdir; Allah sevgisi uğruna gönüllü olarak biraz ter dökmek ve bir damla kan dökmek ve iblise meydan okuyarak kötü niyetlerinizden birini bastırmak, tüm orduları alt etmek için nehirlerce kan dökmekten daha görkemli bir ganimettir.” Ve eğer bu şekilde savaşır ve fethederseniz, yalnızca deneyimleyenlerin anlayabileceği eşsiz bir sevinç duyacaksınız. Galiplerin Allah’ın hükümranlığında tadacakları o tarifsiz sevinci önceden haber vereceksiniz.
- Silahlarımız
Bu mücadelede biz Hristiyanlar, Mesih’in askerleri, silahsız değiliz. Silahlarımız her zaman yanımızdadır. Düşmana karşı sayısız savaşta sınanmış silahlar. Bunlardan bazılarını aşağıdaki bölümlerde ayrıntılı olarak inceleyeceğiz; örneğin:
- Dini pratikler (ve oruç)
- Günlük program
- Kutsal Yazıların ve diğer kitapların incelenmesi
- Dua
- Kutsal Komünyon
- Erdemlerin geliştirilmesi ve Rab’bi taklit etme.
7.BÖLÜM: MANEVİ PRATİKLER NEDEN GEREKLİDİR?
FİZİKİ VE MANEVİ Egzersiz Olmadan MANEVİ MÜCADELE Var Olamaz. Peki Neden?
Önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, Adem’in düşüşünden sonra oluşan insan doğamız kötülüğe, günaha eğilimlidir. İnsan artık istediğini değil, nefret ettiğini yapar. Maddeye ve bedenselliğe daha kolay, Allah’a ve cennet hayatına ise daha zor yönelir. Kötülüğe çok kolay kapılır ve iyiliğe ulaşmakta zorluk çeker. Örneğin, daha kolay öfkelenir ve uysal kalmakta daha fazla zorlanır. Eleştirmek daha kolaydır, başkalarını anlayışla görmek ise daha zordur. Kötü bir şey düşünmek daha kolaydır, kutsal bir şey düşünmek daha zordur. Ne yapacağımıza karar vermek için içimizde bir iç savaş yaşanır. Kalbimiz tutkular tarafından parçalanır ve hastalanır. Canımızı iyileştirmek ve sürekli Allah’a yönelmesini sağlamak için temel bir ilaç ise manevi ve fiziki egzersizlerdir.
Peki Egzersiz Nedir?
Egzersiz, canımızın ve bedenimizin egzersizidir; böylece bizi günaha sürükleyen bu eğilimden kurtulur ve özgürce cennete ve Allah’a yönelebiliriz. Egzersizle biz insanlar, yavaş yavaş dünyevi şeylerden kurtulmak ve semavi şeyleri sevmek için kendimizi bazı dünyevi zevklerden gönüllü olarak mahrum bırakırız. Aksi takdirde, hayatımız egzersizi reddettiğinde, tamamen biyolojik bir olgu haline gelir ve hayvanların seviyesine düşmeye eğilim gösterir.
Fiziki Egzersiz
Hristiyan yaşamında fiziki egzersiz, perhiz, oruç, uyanıklık, kendi maddi zevklerden mahrum bırakma vb. şeyleri içerir. Bu egzersiz, bedeni hor görmekle veya işkence etmekle ilgili değildir; insan doğasının onu tutkulara kaptıran her şeyden kurtuluşudur.
Manevi egzersiz
Ancak egzersiz sadece fiziki değil, aynı zamanda manevidir: insanın Allah’ın emirlerini yerine getirme mücadelesi, yani iyiyi kötülüğe, saflığı bedenselliğe, cenneti yeryüzüne, ışığı karanlığa, yaşamı ölüme, Allah’ı iblise tercih etmesidir. Ancak insanın manevi olarak egzersiz yapabilmesi, zoru kolaya tercih edebilmesi için fiziki egzersize de ihtiyacı vardır. Çünkü fiziki egzersiz, manevi egzersizde ona kesin olarak yardımcı olur.
Fiziki Egzersiz Neden Manevi Egzersize Yardımcı Olur?
Fiziksel Egzersiz Canı Güçlendirir
Çünkü bedeni ne kadar dizginlersek, canı da o kadar dizginleyebiliriz. Fiziki egzersiz, insanın maddeye hükmetmeyi, kötülüğü yenmeyi öğrenmesinin bir yoludur. Tersine, can güçlendiğinde bedeni evcilleştirir ve iyiliğe yönlendirir.
Ortodoks egzersiz, bedenin canın egzersizine katılımını amaçlar, böylece “bedenin toprağı” arınır. Örneğin, oruç tuttuğumuzda, yiyeceklerin içinde kötü bir şey olduğuna inandığımız için oruç tutmayız. Ancak oruç tutarak gerçekten sevdiğimiz bir şeyi -pizza, dondurma, çikolata- yememeyi öğrenerek irademiz çalıştırılır, böylece sadece önündeki elle tutulur yiyecekleri değil, zihnin elle tutulamayan alanını da kontrol edebilir. Bizi çok cezbeden bir şeyi yememeyi öğrenerek, ağzımızı sadece yiyeceklerden değil, aynı zamanda sözlerimizden de kontrol etmeyi öğreniriz. Zihnimizi kötü düşüncelerden ve gözlerimizi de fiziki ayartmalardan kontrol etmeyi öğreniriz.
Bedenimizi çalıştırarak canımızı da çalıştırırız. Çünkü özünde, hem fiziki hem de manevi mücadelelerde ortak olan irademizi çalıştırırız. Ve içimizde bir erdemi geliştirmek için ne kadar çok egzersiz yaparsak, o erdem içimizde o kadar güçlenir ve onu o kadar kolay kullanırız. Aksine, her yavaş, rahat ve tembel kaldığımızda, bir tutkuya çok daha kolay teslim oluruz ve bu tutku sürekli olarak güçlenir. Egzersizle birlikte tutku yavaş yavaş zayıflar ve sonunda ölür.
Egzersiz Canımızı Allah’ı Kabul Etmeye Hazırlar
Ama egzersiz yalnızca canı, fiziki zihne hâkim kılma girişimi midir? Tutkularımızı iyileştirmek için egzersiz yalnızca eğitim ve mücadele midir? Kesinlikle hayır.
Çünkü egzersiz yalnızca kötülüğe karşı olumsuz bir tutum veya erdemleri geliştirmek için olumlu bir çaba değildir. Aynı zamanda egzersiz, canımızın tüm güçlerini Allah’a kanalize etmek için dinamik bir çabadır. Canımızı Allah’ın Lütfuna açık hale getirmeye hazırlayalım. Allah ile birleşmek için egzersizler yaparız, böylece Mesih içimizde yaşayabilir.
Dolayısıyla, çilecilik yalnızca Mesih’in erdemlerini taklit etme mücadelemiz değil, aynı zamanda Mesih’in hayatına girişimizdir. Çünkü çilecilik aracılığıyla biz insanlar, özünde, ilk insanın Cennet’te yaşadığı ve ona Allah’ı görme, Allah ile birlik olma olanağı veren duruma geri döneriz.
Allah ve İnsan Arasındaki İş Birliği
Ancak, Allah ile birlik durumuna ulaşabilmemiz için tek başına çabamız yeterli değildir. Allah’ın Lütfu gereklidir. Biz çileciliğimizi sunarız ve Allah da lütfunu sunar. Mücadelemizi, orucumuzu, perhizimizi, uyanıklığımızı, her türlü manevi ve fiziki egzersizi sunarız ve Allah ruhumuza, kalbimizin sunağına iner ve canımızı tapınağı yapar.
Ve elbette Ortodoks çileciliği, kutsal bir hayat olmadan düşünülemez. Ancak bu konu hakkında ayrı bir bölümde konuşacağız.
Çilecilik Zor Mudur Yoksa Kolay Mıdır?
Egzersiz, zorbalık, boğma, zorlama değil, canımız Mesih’e özgürce teslim etmektir. İlk başta zor görünse de, yolculuğumuzda kolay ve keyifli hale gelir, çünkü “Yüküm hafiftir…” diyen Mesih’imiz bunu böyle yapar. Canımız artık uçar. “Kışın zorluğundan sonra, bahar mevsimi yapraklarla, çiçeklerle ve meyvelerle doludur.”
Egzersiz Tarzları
Fiziki ve manevi egzersizler ne aynıdır ne de tüm müminler için uygundur. Bir keşiş kendince egzersizleri yapar, bir başkası diğerlerini yapar; yaşlı ve hasta biri kendilerince başka egzersizler yapar, küçük bir çocuk da kendince olanları yapar. Bu nedenle kilisede her inananın yapacağı egzersizler manevi pederi tarafından belirlenir. Tıpkı bir doktorun hastaları muayene ederken her birine, özel özelliklerine göre farklı tedaviler ve ilaçlar vermesi gibi, manevi hayatta da her müminin manevi hekimi olan manevi pederi, her müminin durumuna ve dayanıklılığına göre uygun talimatları verecektir.
Elbette, Kilisemizin emrettiği oruçlar gibi, herkes için ortak egzersizler de vardır. Ancak bu oruçlar bile, her bir inananın yaşına, sağlığına ve dayanıklılığına göre farklı şekillerde tutulur. Kilise hayatı içinde de, müminlerin günlük manevi uyanıklık içinde olabilmeleri için herkesin ortak olarak yaptığı başka küçük çileci egzersizler vardır. Ancak bunlar da manevi pederin talimatlarına göre farklı bir şekilde tutulur.
Bu Küçük Egzersizler Şunlardır:
- Günlük uyku, çalışma ve dua programının uygulanması.
- Duada ayakta durma, diz çökme ve secde etme.
- Yiyeceklerimizde, kıyafetlerimizde, mobilyalarımızda ve eşyalarımızda tutumluluk.
- Modern teknolojinin akıllıca kullanımı.
- Evdeki çeşitli görevlerdeki hizmetimiz.
- Hasta ve muhtaçlara bakımımız.
- Kilise’nin kutsal işlerindeki hizmetimiz: İbadethanenin temizliğinde, hayır işlerinde, pastoral çalışmalarında, hatta çeşitli teknik işlerde vb.
Ruhbanların ve Ruhban Olmayanların Çileciliği
Elbette, birçok Hristiyan, çilecilerin manevi başarılarını okurken bir coşkuyla, bazen ayrım gözetmeksizin onları taklit etmeye çalışır. Ancak bu doğru değildir. Azizlerin yaşamlarından çıkarabileceğimiz sonuçları, Manevi pederimiz bize anlatacaktır. Aziz Ioannis Klimakos bu konuda şöyle der: “Azizlerin emeklerine hayranlık duymak iyidir. Onları taklit etmeye özenmek kurtuluş getirir Ama onları taklit etmeyi istemek saçma ve imkânsızdır.” Dünya’da yaşayan biri, münzevilerle aynı şeyi yapamaz. Ancak onun da bir miktar egzersize ihtiyacı vardır, elbette her zaman manevi pederinin talimatlarına göre.
8.BÖLÜM: NEDEN GÜNLÜK BİR MANEVİ PROGRAM UYGULAMALIYIM?
Günlük bir manevi program, manevi hayatın en temel unsurlarından biridir. Ne yazık ki, günümüzde çoğu insan, özellikle de gençler, hayatlarında böyle bir program istememektedirler. Bugün bir gence günlük bir programa sahip olmasını, erken kalkmasını, erken yatmasını, kurallara ve sınırlara sahip olmasını nasıl söyleyebilirsiniz? Çevrelerindeki çoğu insan öğlen uyanır, gece geç saatlere kadar uyanık kalır ve kaotik bir şekilde, bir plan veya hedef olmadan yaşarken!
Hayatımızın Bir Programa İhtiyacı Var
Ancak, müminlerin günlük manevi hayatından bahseden Aziz Pederlerin metinlerini okursak, hepsi günlük bir programın bir unsuru olmadan manevi bir hayatın olamayacağını vurgular. Çünkü müminler her gün dünyaya, iblise ve kendilerine karşı zorlu bir mücadele verirler. Ve bu üç büyük düşman, bizi manevi olarak hazırlıksız buldukları için genellikle bizi yenmeyi başarır. Ve böylece düşeriz. Ve manevi hayat programına bağlı kaldığımızda, Allah’ın lütfuyla bu düşüşlerden kaçınabiliriz. Çünkü bu program bizi tetikte tutar ve düşmanın ani saldırılarından korur.
Doğa Bize Programı Öğretir.
Allah, biz insanların nasıl yaşamamız gerektiğini pratikte bize öğretmek için doğaya yasalar ve kurallar koymuştur. Çevremizdeki her şey bir programa göre işler. Hiçbir şey kaotik, rastgele işlemez. Örneğin yıldızların belirli hızları, zamanları ve yönleri olan hareketleri ve yörüngeleri vardır. Ve tüm bunlar elbette Allah’ın yasaları tarafından yönetilir.
Dahası, Allah zamanı günlere, haftalara, aylara, yıllara bölmüştür. Ve yıllık programa mevsimlerin değişimini koymuştur – kış, ilkbahar, yaz, sonbahar. Sadece hayatımızda çeşitlilik, değişim ve ritim olsun diye değil. Aynı zamanda her periyodiklikle bize bir şeyler öğretmek istediği için.
Gündüz ve Gece
Aziz Grigorios, özellikle gündüz ve gece hakkında, gündüz ve gecenin değişiminin rastgele bir olay olmadığını; Allah’ın gündüz ve geceyi tesadüfen yaratmadığını söyler. Gece olmasaydı bir düşünün, der. İnsan dinlenmeseydi, sessiz saatler olmasaydı… Tüm insan sistemi çökerdi. Ama Allah, hayvanların ve insanların dönüşümlü olarak yaşamasını sağladı. İnsanlar uyuduğunda hayvanlar uyanır, hayvanlar uyuduğunda insanlar uyanır.
Gece ile gündüz arasında bir sevgi ilişkisi vardır. Ve bu ilişki öyledir ki, Allah bize farklı yaşayamayacağımızı, Allah’ın belirlediği saatlerin programı dahilinde yaşayabileceğimizi gösterir. Ayrıca, insanın içinde biyolojik bir saat de işler. Bazı uyku saatleri daha dinlendirici, bazıları ise daha az dinlendiricidir.
Elbette, günümüzde bunu anlamıyoruz. Çünkü elektrikle geceyi gündüze çevirdik. Yüz yıl önce, elektrik olmadığında ve kışın öğleden sonra erken saatlerde hava karardığında, insanlar karanlıkta sokaklarda yürüyemezdi. Bugün, günlük hayatımızı altüst ettik. Teknolojik ilerleme hayatımızı iyileştirdi, ancak aynı zamanda bozdu.
Rab’bin Günlük Hayatı
Allah, yalnızca emirleriyle değil, aynı zamanda yeryüzünde bir insan olarak yaşama biçimiyle de bize yaşamlarımızda günlük bir programa sahip olmamızı öğretti. Çünkü Rabbimiz, bir insan olarak günlük bir programa sahipti. Allah’ın sınırlar ve kısıtlamalar koyduğunu söyleyebilir misiniz? Evet, bir insan olarak yaşamlarımıza girdi ve bir programı vardı. Öyleyse, Mesih’in günlük programında bir insan olarak nasıl yaşadığına bakalım.
Mesih saat kaçta uyanırdı? Genellikle “sabahın çok erken saatlerinde” uyanırdı. Şafaktan çok önce, hava hala karanlıkken. Ve çoğu zaman öğrenciler sabah uyandıklarında, O’nu kaldıkları evde bulamazlardı. Çünkü şafaktan önce kalkıp evden ayrılır, dua etmek için ıssız yerlere, çevredeki dağlara giderdi. Ama günün diğer saatlerinde ıssız yerlere çekilir ve dua ederdi. Hatta bazen bütün gece dua ederdi.
Mesih gün içinde başka neler yapardı? Saatlerce yürüdü, köy köy, şehir şehir dolaşıp insanlara hizmet ederdi. Öğretir ve iyileştirirdi. Allah’ın hükümranlığının müjdesini vaaz ederek ve her hastalığı iyileştirerek tüm şehirleri ve köyleri dolaşırdı. Hatta bazen öğretme ve mucizeler yaratma işine o kadar dalırdı ki, yemek bile yememeye kadar giderdi.
Büyük Vasilios bu konuda bize şöyle der: “Rab, bir insan olarak, erdem örneği olarak ve dindarca yaşamak isteyen tüm müminler için bir hayat programıyla dünyevi hayatınının örneğini bizlere bıraktı… Kendi hayatını, tüm müminler için mükemmel bir hayat bir örneği olarak ortaya koydu… böylece onlar, mümkün olduğunca onun yaşamını taklit edebilsinler.” Ve Aziz Peder sorar: “Öyleyse Mesihimiz nasıl yaşadı ve nasıl davrandı?… Bir köşede oturmadı, kendini fiziki olarak zorladı… Sürekli yürüdü ve aynı zamanda öğrencilerine hizmet etti… Kurtuluşumuz için saatlerce öğretti ve yorulmadan bir yerden bir yere seyahat etti.”
Havarilerin Günlük Hayatı
Rab, aziz öğrencilerine günlük hizmet ve yolculuk konusunda bir örnek bıraktı. Ama aynı zamanda onlar için de böyle bir program da belirledi. Havarilerin de bir hayat ve hizmet programı vardı. Bu nedenle Büyük Vasilios şöyle sorar: “Peki Havariler ne yaptı? Öğretmenlerini taklit etmediler mi? Sürekli çalışmaya boyun eğmediler mi? Çünkü Pavlos’a bakın: sürekli çalıştı, ısrarla seyahat etti, denizde yolculuk etti, tehlikelerle karşılaştı… tüm ayartmaların üstesinden canının gayreti ve bedeninin gücüyle geldi.” Bu nedenle Aziz Peder, sadıkları “Öğretmenin ve öğrencilerinin hayatlarını, onların manevi erdemlerini ve günlük uygulamalarını taklit etmeye” çağırır.
İlk Hristiyanların Günlük Hayatı
Aziz Havariler de bu deneyimi müminlere aktardılar. İlk Kilise’deki Hristiyanların günlük bir manevi programlarının yanı sıra ortak bir sofraları, ortak yemekleri ve günün belirli saatlerinde ortak duaları da vardı. Daha sonra, kutsal Havarilerin halefleri olan pederler, havarilerin geleneklerini korumuş ve bunları “Havarilerin Emirleri” kitabında kaydetmişlerdir. Bu kitapta, diğer öğütlerin yanı sıra, günlük bir manevi programa duyulan ihtiyacı vurgulayarak şöyle demişlerdir: “Her inanan sabah erkenden uykudan kalkmalı, işe başlamadan önce yıkanmalı ve dua etmelidir”. Evde günlük dua konusunda ise, müminlerden “günde üç vakit dua etmelerini” isterler. İnanlıların kilisede bulunması konusunda ise, “İlmihal günlerinde işinizi bırakın ve iman sözünü tercih edin” tavsiyesinde bulunurlar. Ayrıca, “Sözleriyle desteklenmek için her gün Azizlerin yüzlerini arayın” diye tavsiyede bulunurlar. Günlük kutsal kitap çalışması için şunu tavsiye ederler: “Mesih’in sözlerini hatırlayın ve onları sürekli inceleyin… Tarlada yürürken, evde otururken, yatağınıza yattığınızda ve kalktığınızda, gece gündüz Allah’ın Yasasını inceleyin.”
Katekümenlerin ve Müminlerin Günlük Hayatı
Aynı zamanda, Kilise yıllar boyunca sürekli olarak yeni müminleri kucaklarken, onları kateşizmle eğitmek ve Mesih’te hayata yönlendirmek zorunda kalırken, günlük manevi temel kurallarını da kitaplarda derlemiştir:
- a) İnancın temel gerçeklerini sistematik bir şekilde içeren “Vaftiz Kateşizmleri”, aynı zamanda kateşistlerin (episkoposlar, rahipler ve hatta ruhban olmayanlar) vaftiz edilmiş Hristiyan olmak isteyen kişilere aktarmaları gereken kilise deneyimlerini de içerir.
- b) İnancın daha derin hakikatlerini içeren ve müminleri vaftizlerinden sonra ve hayatları boyunca Kilisemizin Gizemlerine daha da fazla dahil eden “Mistik İnanç Kateşizmleri”.
Bu nedenle, inananların günlük yolu Allah’a ve ilahi hayata yönelik olmalıydı. Örneğin, Aziz Ioannis Hrisostomos, müminlerden kendilerini her gün dualarla ve ilahi kutsal yazıları inceleyerek mühürlemelerini ister. Böylece uyuşuk ve verimsiz kalmazlar. Ve şunu vurgular: Yaşamak için her gün nasıl yiyorsak, iman sözleriyle de her gün beslenmeliyiz.
Kendi Günlük Programımız
Şimdi, kendi günlük hayatımızda, kendi manevi saatimizde yardımcı olacak pratik ve özlü unsurlara bakalım.
Sabah Kalkış
Elbette erken kalkmalıyız. Aziz Paisios bu konuda şöyle der: “Sabah uykusu gençler için çok zararlıdır, çünkü kışkırtıcıdır… Gençlerin erken yatmaları iyidir, böylece iyi uyku saatlerinden faydalanabilirler.”
Sabah Duası
Sabahın erken saatlerinde, yataktan kalkar kalkmaz ve çeşitli işlerimize başlamadan önce yapmamız gereken ilk şey, Allah’ın huzuruna çıkıp günün geri kalanı için O’ndan lütuf ve bereket dilemektir. “Her sabah zihnimizin ve ruhumuzun ilk hareketlerini, ilk düşüncelerimizi ve arzularımızı Allah’a adamalıyız.” Bu, gün boyunca tüm ruh halimizi etkiler.
Günlük Çalışma
Kutsal Yazılar’ı günlük olarak incelemek, istikrarlı bir manevi hayata sahip olmamıza yardımcı olacaktır. Bu nedenle, her gün Kutsal Yazılar’dan bir bölüm veya hatta bir sayfa okuyalım. Bu çalışma, her günümüze anlam katacak ve bizi Allah’ın Lütfu ile dolduracaktır.
Günlük Yiyecek
Büyük Vasilios günlük yiyecek hakkında şöyle der:
Günlük mücadelenizde başarılı olmak istiyorsanız, yiyeceklerde bir ölçüye sahip olmalısınız. Ve şöyle açıklar: Size bir ölçü koymayacağım, çünkü herkes aynı değildir. Yaş, meslek, vücut alışkanlıklarının her birisi bunu belirlemekte bir rol oynar. Ne zaman yediğiniz, ne yediğiniz günlük programınızda önemlidir.
Günlük Kıyafetler
Büyük Vasilios bize kıyafetler hakkında şunları söyler: Tıpkı askerlerin anlaşılabilmesi için özel bir üniforması olduğu gibi, senatörlerin anlaşılabilmesi için özel nişanları olduğu gibi, Hristiyanlar da aynı kıyafetleri giymeyebilir, ancak kıyafetlerinden Hristiyan olduklarını anlamalısınız.
Bugün hastanedeki bir doktoru tanırsınız. Ona uygun bir üniforması vardır. Bir sporcuyu üniformasından anlarsınız. Kutsal Baba, Hristiyanın da bir “üniforması” olduğunu söyler. Bu üniformanın tüm Hristiyanlar için aynı olmadığını açıklar. Ancak belirli bir “havarisel adabı”, yani belirli bir niteliği vardır.
Yemek Masası ve Dua
Günümüz evlerinde tüm ailenin her gün, öğle ve akşam birlikte yemek yemesi kolay değildir. Çünkü okullarda ve kreşlerde çocukların programları farklıdır. Ancak aile, en azından bazen, en azından cumartesi akşamları ve pazarları birlikte yemek yiyebildiğinde, bu büyük bir nimettir.
Ailede Günlük Hayat
Modern hayat tarzı ve sayısız zorunluluklarımız, evde birbirimizle iletişim kurmamıza izin vermez. Bazen bilgisayar, cep telefonu, internet, televizyon karşısında kayboluyoruz ve kendimizi onlardan ayıramayız. Bu nedenle, her gün birbirimizle iletişim kurmak, faydalı bir sohbet etmek için zaman ayırmalıyız.
Boş Zaman
Boş zamanlarımızı bizi zihnen yoran aktivitelere harcamamalıyız. Bu nedenle, kendimiz veya çocuklarımız için faydalı aktiviteler seçmeliyiz; örneğin spor aktiviteleri, din dersleri, korolar, Bizans veya Avrupa müziği öğrenmek, müzik aletleri öğrenmek, ikonografi okulları vb.
Akşam Yemeyi Sofrası
Ortak akşam yemeyi sofrası, aile uyumuna çok yardımcı olur. Mümkün olduğunda, anne babalar ve çocuklar olarak hep birlikte oturalım, birlikte yemek yiyelim, haberlerimizi paylaşalım, faydalı bir şeyler söyleyelim, gülelim, mutlu olalım.
Akşam Muhasebesi
Aziz Peder Dorotheos şöyle der: Mümin, her akşam bütün günü nasıl geçirdiğini ve her sabah da geceyi nasıl geçirdiğini sorgulamalıdır. Aziz Yuhanna Klimakos da benzer bir şey söyler: İyi tüccar, her akşam günün kârını veya zararını ölçer. Ve zaman zaman not tutmazsa bu konuda doğru bir bilgiye sahip olamaz. Her akşam hesap yapmamızı tavsiye eder. Yani, her akşam geçen günü incelememizi ve yolumuzu düzeltmemizi.
Akşam Duası – Akşam Yemeğinden Sonra Okunan Dua
Her gece duamızı, akşam yemeğinden sonra okunan duaları okumak çok faydalıdır. Çocuklarımız henüz küçükken, eğer yapabiliyorsak, hep birlikte, tüm aile olarak okuyalım, -ki çocuklar da ellerinden geldiğince takip etsinler. Çünkü bu şekilde her gece birlikte dua etmeyi öğrenirler ve bu, hayatları boyunca canlarına kazınır.
Her gece, gün boyunca bize verdiği her şey için Allah’a şükretmeli ve tüm hatalarımız için O’ndan merhamet dilemeliyiz. Eğer bir akşam, akşam duasının tamamını okuyamazsak, başlayalım ve elimizden geldiğince çok okuyalım. Akşam duası diğer tüm dualardan daha çok duyulur çünkü bu, gürültülerin dindiği ve iblisin bizimle en çok savaştığı, semanın daha çok açıldığı ve Allah’ın çabayla edilen duaları daha çok duyduğu zamandır.
Geceleyin Allah’ı Anmak
Birçok aziz, akşam dualarımızın uykudayken bile içimizden geçebileceğini söyler. Ve düşüncelerimiz sessizken, uyurken bilinçsizce dua edebiliriz: “Rab İsa Mesih, bana merhamet eyle.”
Programın Dışına Çıkmak
Bazen, özel nedenler ortaya çıktığında, programımızı değiştirmemiz gerekebilir. Ancak, bunun her gün yaşandığını ve manevi programımızın bazı kurallarına sürekli olarak uyamadığımızı görüyorsak, bunları kendimiz değiştirmemeli, bunun yerine manevi pederlerimizden doğaçlama yapmadan uyabilmemiz için daha hafif bir program belirlemesini istemeliyiz.
Zorlamasız Program
Çoğu zaman sıkı bir günlük programın bizi bunaltabileceğini, strese sokabileceğini düşünürüz. Peki katı bir program bizi biçimciliğe veya psikolojik zorlamaya sürükleyebilir mi?
Evet, baskıcı ve özgürce uymadığımızda, program bizi zihnen mahvedebilir. Birincisi, çünkü herkes katı bir programı uygulama konusunda eşit derecede yetenekli değildir. İkincisi, öncelikle programa neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamamız gerekir. Neden sabah uyanmak zorundayım? Neden her gün İncil okumak zorundayım? Bunu anlarsak ve manevi deneyimleri seversek, onları asla kaybetmek istemeyiz. Ve… Bunları günlük olarak, doğrudan, zorlama olmadan yaşamayı arzuluyoruz.
- BÖLÜM: KUTSAL KİTABIN HAYATIM İÇİN ÖNEMİ NEDİR?
KUTSAL KİTAP NEDİR? BİR BAKALIM
Çağımızın bir azizi olan Aziz Yustin Popoviç, Kutsal Yazılar’ın gizemi hakkında şöyle yazıyor:
Kutsal Yazılar, bir bakıma Allah’ın bu dünyadaki biyografisidir… Ve aslında Yeni Ahit, bu dünyada beden almış Allah’ın biyografisidir… İçinde, Allah’ın insanlara Kendini göstermek için Allah’ı, insan olan Kelamı nasıl gönderdiği ve insan olarak bize Allah’ın sahip olduğu her şeyi, Allah’ın arzuladığı her şeyi nasıl anlattığı anlatılır…
İçinde tüm sorulara cevaplar vermiştir. İnsan canını rahatsız eden ve Kutsal Kitap’ta çözümü verilmeyen hiçbir soru yoktur… Ancak Kutsal Kitap’ta her insanın biyografisi de bulunur. Her birimiz onda tüm benliğimizi bulabiliriz. Tüm erdemlerimizi ve sahip olduğumuz ve olmadığımız kusurlarımızı bulabiliriz. Canımızın ve her insanın canının günahtan mükemmelliğe doğru yürüdüğü yolları, Kutsal Yazılar’da günahtan kurtulmanın yollarını bulacaksınız; tek kelimeyle, günahın tüm tarihini ve erdemin tüm tarihini bulacaksınız… Ve kişi Kutsal Yazılar’ı ne kadar çok okur ve incelerse, onu durmaksızın incelemek için o kadar çok neden bulur.
Kutsal Yazılar’ın Kilisedeki Yeri
Ortodoks Kilisesi, “İncil Kilisesi”dir. Ortodoks kiliselerinde Kutsal İncil her zaman en kutsal yerde, Kutsal Sunak’ta bulunur. Kutsal İncil, İlahi Ayin’i başlatmak için papaz tarafından kaldırılır. Kutsal İncil, tüm kilise gizemlerinde merkezi bir yere sahiptir. Ayrıca Kilisemizin tüm kutsal ayinlerinde Eski ve Yeni Ahit’ten okumalar da yer alır.
İbadethanede Kutsal Yazılar’ın Gündelik Öğretisi
Trullo Kutsal Sinodunun 19. kanonu, “Kilise liderlerinin her gün, özellikle Pazar günleri, din adamlarına ve halka Kutsal Yazılar’daki dindarlık sözlerini öğretmeleri gerektiğini” belirtir. Ayrıca rahipleri, Allah’ı taşıyan pederlerin geleneğini izlemeye çağırır, çünkü bu şekilde inananların manevi olarak ilerlemesine yardımcı olurlar. Ayrıca onlardan Kutsal Yazılar’ı Kutsal Gelenek ışığında yorumlamalarını ve bu nedenle her zaman aziz pederlerin yazılarından yararlanmalarını ister. Aziz pederler, Kutsal Yazılar’ın ruhuyla yaşadıkları, nefes aldıkları, konuştukları ve hareket ettikleri için, kutsal bir hayata ve Kutsal Ruh’un nurlanmasına sahip oldukları için, “Allah tarafından verilen sözleri” doğru bir şekilde yorumlayabilmişlerdir. Dolayısıyla Ortodoks Kilisesi, Kutsal Havarilerin öğrettiği ve aziz pederlerin deneyimleyip aldığı gibi, Kutsal Kitabı olduğu gibi korumuş ve kesintisiz bir süreçle nesilden nesile aktarmıştır.
Evimizde Kutsal Yazılar’ı İncelemek
Evimizde Kutsal Yazılar’ı günlük olarak incelemek, manevi hayat için bir ön koşuldur. Rabbimiz bize bunu açıkça söyler: “İnsan hayatta yalnızca fiziki gıdayla ayakta kalamaz, aksine Allah’ın sözü olan manevi gıdaya çok daha fazla ihtiyaç duyar.”. Aziz Yuhanna Hrisostomos ise, Kutsal Yazılar’ı incelemenin yalnızca keşişler için olduğunu savunanlara şöyle demiştir: “Dünyada yaşayan sizler, Kutsal Yazılar’a keşişlerden çok daha fazla ihtiyaç duymaktasınız.” Ve ebeveynlere, çocuklarını çocukluklarından itibaren Kutsal Yazılar’ı okumaya yönlendirmelerini tavsiye etmiştir. Ve “Kutsal Yazılar’ı sürekli okumayan birinin kurtulmasının imkânsız olduğunu” vurgulamıştır.
Peki Günlük Olarak Ne Okumalıyız?
Manevi hayat için ciddi bir mücadele veriyorsak, her gün Yeni veya Eski Ahit’ten en az birkaç ayet okumalıyız. Çok sayıda bölüm okumaktan ziyade, okuduğumuz her şeyi dua, dikkat ve yürekten katılımla okumak gerekir.
Kutsal Yazılar’ı İncelemeden Manevi Hayat Neden Olamaz?
Kutsal Yazılar yolumuzda bir rehberdir. Bilinmeyen bir yerde seyahat eden bir yolcunun bir rehber, işaretler, işaretler, haritalar olmadan yolunu bulamaması ve bir kaptanın pusula olmadan gemisini doğru şekilde yönlendirememesi gibi, bir Hristiyan da kendisine yol gösterecek bir rehberi ve yönlendirmesi olmadan Allah’ın yolunda yürüyemez.
Kutsal Yazılar, İlahi Hayatın Bir Kanalıdır
Kilise Babaları, ilahi lütfun iki temel kanalı olduğunu vurgulamışlardır: Kutsal Komünyon ve Kutsal Yazılar’ın incelenmesi. Ve Kutsal Yazılar’ın incelenmesinin, Allah’ın canımıza girip bize hayat verdiği mistik bir yol olduğunu öğretmişlerdir. Hatta, tıpkı kutsal komünyonu kardeşlerimizle paylaştığımız gibi, Kutsal Yazıları da paylaşarak, hayat sözüyle beslenmemiz gerektiğini vurgulamışlardır!
Çünkü okuduğumuz kutsal metin, Allah’ın bizzat kendisinin verdiği ruhani tohumdur. Kalplerimize, ilahi lütufla yüklü bir tohum eker ve bu tohum canın tarlasına girerek onu dönüştürür. Allah’ın sözü ruhlarımıza ekildikçe, ilahi lütuf aynı anda içimizdeki gökten iner.
Peki nasıl çalışır?
- a) Bizi Arındırır: İlk olarak, Allah’ın kelamı, Kutsal Ruh’un faaliyetiyle, zihnimizi ve kalbimizi her türlü kirlilikten arındırır. Taşları kesen bir baltadır. Tutkuların kayalarını parçalar. İki ağızlı bir kılıçtan daha keskindir. Tıbbi bir neşter gibi canımıza nüfuz ederken, yaralarımızı işler, her günahı temizler, günahkâr olan her şeyi dışarı atar. Yaraları sarar, canı iyileştirir.
- b) Bizi Yeniler: İlahi kelam bizi yeniler, bizi yeni insanlar yapar. Hatalarımızı düzeltmemize yardımcı olur, bizi manevi olarak geliştirir. Düşman saldırılarına karşı canımızı güçlendirir, arınmamıza etki eder, içimizi ilahi nurla doldurur. “Kutsal Kitap bir kitap değil, hayattır. Sözleri “ruh ve hayattır”. Allah’ın kelamında, O’nun kelamının okunmasıyla insanın canına damla damla düşen ve ona “ölüm ve çürümeden” hayat veren bir tür ölümsüzlük özü vardır.
- c) Bizi Mesih’le Birleştirir: Allah’ın kelamını incelemek, Mesih’i bize sadece göstermekle kalmaz, aynı zamanda bizi O’nunla da birleştirir. İlahi Lütuf zihnimizi ve kalbimizi dönüştürür. Böylece yavaş yavaş Mesih’in düşündüğü gibi düşünürüz. Mesih’in sevdiği gibi severiz. Kutsal Yazıları incelediğimizde Allah zihnimizi açar ve O’nun saf ve ateşli kelamı kalbimizi tutuşturur. Ve bu kelamı kalbimizin tüm genişliğine yazarak “Mesih’in düşüncesini” ediniriz. Ve yüreğimiz Allah’ın tapınağı olur.
Sessiz Bir Yer
Kutsal Yazıları incelemek sıradan bir okuma değildir. Mesih ile mistik bir ilişkidir. Ancak zaman gerektiren günlük bir karşılaşmadır.
Koşulları
Rab gerginlik ve gürültünün ortasında gelmez. Evimizde, kalbimizde sessiz bir yer ister. Çünkü ilahi anlamların içimize işlemesi için önce kalbimizi endişelerden, tutkulardan ve canın veya çevrenin diğer parazitlerinden arındırmalıyız. Allah ile birkaç dakika baş başa kalalım. Ve Allah arzusunu kalbimize yerleştirelim.
Dua
Çalışmaya başlamadan önce, ilahi hikmetin harikulade derinliğini anlayabilmemiz için Allah’ın nurlandırmasını dileyerek birkaç dua sözcüğüyle başlamalıyız. Bununla ilgili çok iyi bir dua, rahibin her ayin sırasında Kutsal İncil’i okumadan önce söylediği duadır. “Ey sevgi dolu Rab, ilahi hikmetin bozulmaz nurunu yüreklerimizde parlat ve İncil’in vaazlarını anlayabilelim diye zihinlerimizin gözlerini aç. İçimize kutsal emirlerinin korkusunu da koy ki, tüm günahkâr arzuları çiğnedikten sonra, her şeyi senin isteğine göre uygulayarak ruhani bir hayat tarzını izleyelim…”.
Bilinç
Evimizdeki en kutsal şey olan Kutsal Yazılara ellerimizle dokunuyoruz. Kutsal Kitabı açıyoruz, Kutsal Kitap aracılığıyla Allah’ın bizzat bizimle konuştuğunun farkındayız. Örneğin, Yeni Ahit’i açıp “Matta’ya göre İncil”i okuruz. Bu ne anlama geliyor? İncil yazarı Matta bize mi hitap ediyor? Hayır, Mesih’in kendisi bize hitap ediyor. Çünkü Kutsal Kitap’ın yazarları kendi düşüncelerini değil, Allah’ın onlara vahyettiklerini yazmışlardır. Kutsal Kitap Allah tarafından vahyedilmiştir.
Sayfalarını şu soruyla açarız: Mesih bugün benden ne istiyor? Ve Rab’bin sorularımızı yanıtladığını, çıkmaz sokaklarımıza giden yolları açtığını duyarız. İlahi sözü incelemek bir yolculuktur, aşkın bir yolculuktur, Mesih’in farklı bir biçimde Kutsal Yazıları anlamamız için zihinlerimizi açtığı Emmaus yolunda bir yolculuktur. Canlarımızı lütfu ve ışığıyla doldurur.
Dikkat
Kutsal Yazıları sadece okumakla kalmayıp, onu dikkatle, derinlemesine ve kutsal bir ilgiyle incelemeliyiz. Yüzeysel bir inceleme, okuduklarımızı çabucak unutmamıza neden olmakla kalmaz, aynı zamanda Allah’a karşı saygısızlık ve küçümsemeyle de sonuçlanır.
Öyleyse dikkatli olalım. Onu anlamsızlıkla, aceleyle, tembellikle veya kayıtsızlıkla incelemeyelim; Ama dikkat ve özveriyle, azim ve derinleşmeyle, manevi susuzlukla. Ve Allah’ın sözlerini zihnimize ve yüreğimize silinmez bir şekilde kaydedelim. Düşüncelerimiz sürekli olarak Kutsal Yazıların kutsal anlamları içinde dolaşsın. Allah’ın kelamı içimizde egemen olsun. Tüm aklımız, düşüncemiz ve varoluşumuz ilahi olana odaklı olsun.
Pratik Talimatlar
- Kutsal Kitabı yatarak, televizyon veya radyo açıkken ya da gürültünün ortasında okumayın. Sessiz bir yer ve zaman bulun. Okuma pozisyonu alın.
- Çalışmanıza başlamadan önce, Allah’ın manevi gözlerinizi açması için birkaç dua sözcüğü söyleyin, böylece size ilahi hikmetinin gizli hazinelerini açıklasın.
- Kutsal Yazıları, sanki elinizde bir ikona tutuyormuş gibi saygı ve dikkatle açın.
- Düşüncelerinizi toplayın, endişelerinizi bir kenara bırakın ve kendinizi çalışma çalışmasına adayın. Kutsal Yazıların her kelimesi, her cümlesi derinleştirilmeye ihtiyaç duyar.
- Bir ayette bir şeyi anlamadıysanız, hayal kırıklığına uğramayın. Tekrar tekrar okuyun, defalarca.
- Ve hala sorularınız varsa, bir yorum kitabından, deneyimli bir ilahiyatçıdan veya manevi pederinizden yardım isteyin.
- Aziz pederler bizi doğru yorumlamaya ve hatalardan kaçınmaya yönlendirir. Bunun için ilgili yorum çalışmalarına başvurabilirsiniz.
- Çalışmanızı tamamladıktan sonra, sorunlarınız ve sizi ilgilendiren diğer her şey hakkında Rab’be hararetle dua edin. Okuduklarınızı gerçekten deneyimleyebilmeniz için dua edin.
- Kutsal Kitabı yerine koyun. Temiz bir yere dikkatlice koyun. Onu oraya buraya atmayın. Bu şekilde ona saygı duyduğunuzu gösterin.
- Eğer mümkünse, özellikle kalbinize hitap eden ayetleri ve anlamları bir deftere yazın, böylece onları daha iyi hatırlayabilir ve istediğiniz zaman tekrar okuyabilirsiniz.
- BÖLÜM: DUANIN HAYATIMDAKİ YERİ NEDİR?
ÖNCELİKLE, duanın ne olduğunu ve ne olmadığını yeniden tanımlamalıyız. Çünkü ne yazık ki çoğu insan bunu Allah’ın bizi iyileştirmesi, her şeyi bizim için kolaylaştırması ve sorunsuz yaşamamız için yalvarmak olarak görüyor.
Ama duanın asıl anlamı bu mu? Ve bize duanın gerçekte ne olduğunu kim söyleyebilir? Bu büyük gizemi deneyimleriyle bize en iyi anlatabilecek olanlar kilisemizin azizleri, pederleri, münzevileri, salihleridir. Allah aşkıyla yanıp tutuşan ve tüm hayatlarını duaya adayanlar… Her şeyi bırakıp kendilerini tamamen Allah’a adamak için yeryüzünün mağaralarına ve çöllerine sığınanlar. Ve bize öğretilerini miras olarak bırakanlar, hepsi tek bir ağızdan duanın canımızın nefesi olduğunu, bizi Allah ile birleştiren bir yolculuk olduğunu ve onsuz yaşayamayacağımızı söyler. Örneğin, Allah ile birliğe sonsuz saatler ayıran Aziz Ioannis Hrisostomos, bize “duanın canın yaşamı” olduğunu ve “dua etmeyenin ölü” olduğunu açıklar.
Aşamaları
Dua, Allah’a sadece bir yakarış değildir. Bir gizemdir. Birkaç aşaması olan bir yolculuktur. Başlangıçta, Allah’ı arama, O’nunla karşılaşma ve iletişim kurma ile sonuçlanır. Ve insanın Allah ile birleşmesiyle son bulur. Bu nedenle Aziz Yuhanna Hrisostomos şunu vurgular: “Duanın kelimelerden ibaret olduğunu düşünmeyin.” O sadece “Allah arzusu ve tarifsiz bir sevgi” de değildir. Aynı zamanda “canın aydınlanması, Ilahi hikmet, semavi rehberdir… Yaratılışların üzerinden atlar, yıldızları aşar, cennetin kapılarını açar, melekleri aşar ve yaratılmış her doğanın üzerine çıktıktan sonra ilahiliğe yaklaşır ve semavi hükümdar ile birleşmeye muktedir olur.”
Elbette tüm bunları anlamıyoruz. Teorik olarak anlıyoruz ama kalbimiz hissetmiyor çünkü yaşamadık. Bu nedenle, Azizlerin deneyimlerine bir yolculuğa çıkalım ve ne hissettiklerini, ne yaşadıklarını görelim. Ve her şeyden önce, dua anında ne kadar korkunç bir gizemin gerçekleştiğine bakalım.
Allah’ın Tahtı’nda Buhur
Biz insanlar dua ettiğimizde ve belki de etrafımızda görünmez bir şekilde olup bitenlerden hiçbir şey anlamadığımızda, kutsal Vahiy kitabında bize insan anlayışında açıklanan büyük bir gizem gerçekleşir. Şok edici bir şey olur: Her birimizin şahsi koruyucu meleği, duamızın her kelimesini alır ve onu Allah’ın tahtının önüne güzel kokulu bir övgü, itiraf veya yakarış buhuru olarak kaldırır. Duamızda söylediklerimiz amaçsızca kaosa sürüklenmez, rüzgârla savrulmaz. En kutsal arzularımız, kalbimizin tütsüsü gibi, kutsal melekler tarafından O’nun tahtının önünde toplanır.
Allah’ın Başmeleği, dünyanın dört bir yanından gönderilen tüm müminlerin dualarını tütsü olarak içeren altın bir buhurdan tutar. Bu buhurdanda melekler, bizim ve diğer tüm müminlerin dualarına, bizim için şefaat eden azizlerin ve aynı zamanda gökteki tüm Hristiyanların dualarını eklerler. Ve özellikle bizi sevenlerin, bizim için sürekli Allah’a dua eden vefat etmiş akrabalarımızın dualarını… Ve bundan sonra başmeleğin kendisi tüm bu duaları “Allah’ın huzurunda” sunar. Ve kutsal Allah, bu dualarımızı hoş kokulu bir buhur olarak kabul eder ve dileklerimizi yanıtlar.
Bu nedenle her Akşam Duası’nda “Duam önünde buhur gibi olsun” diye Allah’a yalvarırız. Başka bir deyişle, Allah’tan duamızı semalardaki tahtında tütsü olarak kabul etmesini ve isteklerimizi yanıtlamasını dileriz.
Ne Zaman ve Nasıl Dua Etmeliyiz?
Ne Zaman Dua Etmeliyiz?
Kilise Babalarının çoğu, inananların günde en az iki kez dua etmeleri gerektiğini vurgular: Sabah uyanır uyanmaz ve gece yatmadan önce. Aziz Hrisostomos karakteristik bir şekilde şöyle der: Gün boyu Allah’ı mutlaka hatırlamalısınız. Ancak, gün boyu birçok endişeniz olduğundan, en azından yatmadan önce ve sabahleyin Allah’ı hatırlayın…
Her sabah Allah’ı düşünürseniz… işlerinizde büyük bir güvenle ilerlersiniz… ve düşmanınız olmaz çünkü Allah sizin dostunuzdur. Savaş pazar yerinde yapılır, günlük işler bir mücadeledir. Bu yüzden silahlara ihtiyacınız vardır ve dua da büyük bir silahtır… Bu yüzden duaya, özellikle de sabah ve akşam duasına ihtiyacınız vardır.
Elbette dua, yalnızca Allah’a adadığımız sabah veya akşam saatleri değildir. Ama her anımız dua olabilir. Ve sahip olduğumuz boş zamanlarımızda, otobüste, hastaneye giderken, işte, okulda veya üniversitede, molalarda, odada, nerede olursak olalım, zamanımızı en iyi şekilde değerlendirmek için. Bu saatlerde şu monolog zihinsel duayı söyleyebiliriz: “Rab İsa Mesih, bana merhamet eyle.” Ya da içimizden, Allah için hissettiğimiz yürekten birkaç söz.
Yine Aziz Hrisostomos şöyle der: Yolda yürürken, pazardayken, denizde seyahat ederken, atölyende otururken, evinde yemek pişirirken, tarlanı ekerken… bulunduğun yerde dua et… Allah mekanla ilgilenmez. O sadece yüreğin sıcaklığını ve canın saflığını ister.
Dış Koşullar
Duamıza başlamadan önce, ikonostasisin önünde, Rab’bin, Allahdoğuran’ın ve azizlerimizin ikonlarının önünde bir mum yakabiliriz. Kutsal ikonları önümüzde görünce, bu azizlerin hayatı, mucizeleri ve şehitlikleri aklımıza gelir. Ve Azizlerin bizi duyduğunu, gördüğünü ve bizim için şefaat ettiğini hissederiz. Dualarımızı duyarlar, isteklerimizi Allah’a iletirler ve O’ndan bunları yerine getirmesini isterler.
Azizlerimizin ikonalarının önünde yaktığımız mum, canımızda bir alev olması için, canımızın lambasını Allah’ın nurundan “yakmamız” gerektiğini gösterir. Tıpkı mumumuzun yanıp parladığı gibi, Mesih’in nuru da içimizde parlamalı ve tüm kötülüklerimizi ve tutkularımızı yakmalıdır.
Son olarak, bir buhurdan yakıp dualarımızla birlikte Allah’a kalbimizin buhrunu sunabiliriz. Bu, zihnin ve kalbin göğe yükselişini, ibadet ve yakarışımızın saf sunusunu simgeler.
Aziz Paisios, Meryem Ana’ya dua etmek istediğinde, kulübesinin dışından birkaç kır çiçeği keser ve onları ikonasına götürürdü. “Ona boş elle nasıl dua edebilirim?” derdi.
Dua Duruşu
Genellikle ayakta veya diz çökerek, ellerimiz çaprazlanmış halde, Doğu’ya dönük dua ederiz.
Dua ettiğinizde, Allah’a koştuğunuzu, Allah korkunuzu, ızdırabınızı göstermek için ayakta durabilirsiniz. Ama aynı zamanda sefaletinizi, değersiz olduğunuzu ifade etmek için dizlerinizin üzerinde de durabilirsiniz. Başarısız, ezilmiş olduğunuzu göstermek için yüzüstü de kapanabilirsiniz. Ayrıca, sıkıntınızın üstesinden gelmek için odanın içinde kendi kendinize konuşarak sanki sohbet ediyormuş gibi dolaşabilirsiniz.
Secdeler
Secde nedir? Kilisemizin geleneğinde, kökleri Rab’bin Getsemani Bahçesi’nde ettiği duaya dayanan bir uygulamadır: “Sonra Rab yüzüstü yere kapandı ve yüksek sesle ağlayarak ve gözyaşlarıyla dua etti’’.
Rab ve birçok mümin, secdeyi şu şekilde yaparak icra ederler: Haç işareti yaparlar, sonra diz çökerler, yüzleriyle yere dokunurlar ve sonra tekrar ayağa kalkarlar ve defalarca kez bunu tekrarlayarak diz çökerler, iç çekerler ve yürekten bir şekilde ‘Ya Rab bana merhamet eyle…” derler.
Haç İşareti
Biz inananlar, tüm dualarımızda ve ayinlerimizde, ama aynı zamanda hayatımızın diğer anlarında da haç işareti yaparız. “Bu işaret, müminlerin mührü ve cinlerin korkusudur”. Bu dindar gelenek, Kilise’de ilk Hristiyanlık dönemlerinden beri mevcuttur. 2. yüzyıldan itibaren İman Savunucusu Tertullianos şöyle yazar: “Nereye giderseniz gidin, yemek yerken ve yatağa uzanırken… alnınıza haç işareti yapın.” Aziz İoannis Hrisostomos da şunu vurgular: “Çocuklarınıza çok küçük yaşlardan itibaren haçlarını yapmayı öğretin. Elleriyle yapmayı öğrenmeden önce, üzerlerine haç işareti yapın”.
Ancak haç işareti, acele etmeden veya dikkatsizce yapılmadan doğru bir şekilde yapılmalıdır. Önce sağ elimizin ilk üç parmağını birleştirerek, üç kişiliğe sahip tek Allah’a olan inancımızı itiraf ederiz. Avuç içinde duran diğer iki parmak, Rabbimizin iki doğasını, ilahi ve beşeri doğasını simgeler. Sonra elimizi alnımıza götürürüz, böylece tüm düşüncelerimizle Allah’ı sevdiğimizi gösteririz. Sonra elimizi karnımıza indiririz ve böylece tüm duygularımızı Rab’be sunduğumuzu ilan ederiz. Son olarak ellerimizi omuzlarımıza, önce sağa sonra sola kaldırırız, böylece her eylemimizin O’na ait olduğunu itiraf ederiz.
Duamızda Ne Söyleriz?
Övgü, itiraf, yakarış
Azizlerin deneyimlerine göre, duanın içeriği üç unsurdan oluşmalıdır. İlk olarak, övgü ve şükran duymalıyız. Allah’a, yüceliği ve bize verdiği her şey için dua etmeliyiz; sonra O’ndan günahlarımızı bağışlamasını dilemeliyiz. Ve son olarak, kalbimizin isteklerini yerine getirmesi için yalvarmalıyız. Dua içeriğinin bu şekilde bölünmesi, modern bir skolastik icat değil, Büyük Vasilios ve Aziz Yuhanna Klimakos tarafından özetlenen, yüzyıllardır süregelen bir kilise geleneğidir.
Büyük Vasilios şöyle der: “Dua ederken başka bir şey istememeye dikkat edin; yani para, şan, güç veya gelip geçici ve kaybolacak başka bir şey istemeyin, Allah’ın hükümranlığını isteyin; Allah size ihtiyacınız olan her şeyi, hatta bedeninizi bile verecektir, bizzat kendisi söylemiştir. Dua etmenin iki yolu vardır: biri övgü, diğeri ise dilektir.
Bu nedenle dua ederken hemen dilekle başlamayın, aksi takdirde Allah’a zorunluluktan dua ettiğiniz düşünülür. Duanıza başladığınızda kendinizi, eşinizi, çocuklarınızı unutun; dünyayı bırakın, göğe uçun, görünen ve görünmeyen tüm yaratılışı bırakın ve her şeyi yaratanı yüceltmeye başlayın. Ve O’nu yüceltirken, zihniniz oradan oraya kaymasın diye Kutsal Yazılar’dan birkaç dua seçin.’’
“Merdiven” kitabının yazarı Aziz Yuhanna şöyle der: Her şeyden önce dua listemize içten şükranlarımızı ekleyelim. İkinci seride, günahlarımızın itirafı ve canımızın bilinçli pişmanlığı olsun. Sonra da isteklerimizi evrenin hükümdarına iletelim.
Pederlerimizin Dualarını da ezberleyelim.
Dua etmeyi bilmeyen bizler, manevi hayattaki ilk adımlarımızda dua etmeyi öğrenmek için yapabileceğimiz en iyi şey, başlangıçta çevrilmiş olan Pederlerimizin Dualarını okumaktır. Böylece Azizlerin dualarında ne söylediklerini deneyimleyerek anlayabiliriz. Bu şekilde biz de dualarımızda ne söyleyeceğimizi öğrenmiş oluruz. Ve Azizlerin sözleri aracılığıyla yavaş yavaş dua deneyimini kazanırız. Dua ederken bize özlü küçük dua kitaplarına, dua kitaplarına sahip olmak çok yardımcı olur.
Bazı duaları ezberlemek faydalı olacaktır. Akşam yemeğinden sonra okunan duayı ezbere bilmesek olur mu hiç! Bu duayı veya hatta birkaç mezmuru ezbere öğrenmek çok kolay. Kilise’nin temel dualarını öğrenmeliyiz. Harika sözler içerirler. Bazı insanlar dünyevi şarkıları ezberler ve sevdikleri için unutmazlar. Allah’ı çok seviyorsak, bu duaları da o kadar çok severiz ki, bizi Allah’ın tahtına yükseltirler.
Niçin Kutsal Ayinlerin Sözlerini kullanarak Dua Etmeliyiz?
Ancak bazı Hristiyanlar, Kutsal Akşam Yemeğinden Sonra Okunan Dualar gibi kilise dualarıyla değil, yalnızca kendi sözleriyle dua etmeyi tercih ederler. Duamızın içeriğinin formüle edilmemesi gerektiğini söylerler. Ancak kalbimizin Allah sevgisiyle dolup taşmasına ve en derin arzularımızı ifade etmemize izin vermeliyiz. Aksi takdirde, derler ki, formüle edilir ve “donuk bir konuşma” haline gelir.
Bu düşünce doğru değildir. Her iki şekilde de dua edebiliriz: hem kendi sözlerimizle, hem de Azizlerin sözleriyle, duamız standartlaşmadan. Azizlerin dualarıyla dua etmeyi öğrendiğimizde, canımız bu duaların kutsal anlamlarını özümser ve ardından kendi zavallı sözlerini söyleyebilir; ancak bu sözler Kilise deneyimiyle mayalanmıştır. Hem İbadetlere hem de kendi sözcüklerimizle yaptığımız ve “doğaçlama” olarak adlandırılan duaya ihtiyaç vardır. Biri, kendi sözcüklerimizi söylediğimiz bir duanın faydası, diğeri ise Azizlerin sözlerini tekrarladığımız bir dizi dua olan İbadet’in faydasıdır. Kilisemizin dualarının kutsal anlamlarını başlangıçta tam olarak anlamasak bile, canımız bundan büyük ölçüde faydalanır.
Sabah Duamızda Ne Söylemeliyiz?
Başlangıçta, sabah duamız için birçok dua kitabında bulunan uygun duaları kullanabiliriz: Aziz Allah… Sabah duasında okunan 6 mezmur, Hamd duası ve yeni günün başlangıcında okunan Gece Yarısı İbadeti, Sabah Duası veya saatler duaları.
Ve sonra, kendi sözcüklerimizle, Aziz Allah’ımızı övebilir ve geçen gece bizi tehlikelerden ve ayartmalardan koruduğu için; aynı zamanda bize verdiği birçok armağan için de şükredebiliriz: sağlık, iş, aile, arkadaşlar ve sayısız maddi ve manevi zenginlik. Ama aynı zamanda O’ndan bize “kusursuz, kutsal, huzurlu ve günahsız” yeni bir gün bahşetmesini dilemek de mümkün. Hayatımızın akışını kutsamak için. Bize sağlık ve güç, manevi mücadelemizde ve günlük hayatımızda mücadele etmemiz için İlahi Lütuf bahşetmesi için…
Akşam Yemeğinden Sonra Okunan Dua Nedir?
Her akşam, akşam yemeğinden sonra okunan duaları okuyarak dua edebiliriz. Bu dualar, Kilisemizin en eski ve en güzel dualarından biridir. Büyük Aziz Vasilios da bu duaya atıfta bulunarak şöyle der: “Gün sona erdiğinde, bize verdikleri için Allah’a şükretmeliyiz. Ve gece başladığında, Allah’tan bize kusursuz ve günahlardan uzak bir dinlenme bahşetmesini dilemeliyiz.”.
Bazıları Akşam Duası’nın yalnızca rahipler için olduğunu iddia eder. Bu doğru değildir. Akşam Duası tüm inananlar içindir. Her akşam, günün yorgunluğunun ardından, kandil ışığında, tütsü kokusu eşliğinde, canlarımıza Allah’ın lütfunu aşılayan kutsal duanın sözlerini söylediğimizde büyük bir bereket alırız.
Akşam yemeğinden sonra okunan dualar, harika bir dua ve yakarış zenginliği içerir. Bunlarla hayatımızın Rabbi, cennetin tertemiz Hanımı, koruyucu Meleğimiz ve tüm Melekler ve Azizler ile sohbet ederiz.
“Kalp duası” nedir?
Kutsal münzevilerin deneyiminde, zihin veya kalp duası olarak adlandırılan bir dua da vardır.
Aynorozlu Aziz Nikodimos şöyle der: “Kutsal Pederlere göre, zihnen veya yürekten dua, kişinin ağzından çıkmadan, yalnızca kalbinin doğuştan gelen sözüyle yaptığı duadır. Bu kısa ve tekdüze duayı söyler: “Ya Rab İsa Mesih, Allah’ın Oğlu, bana merhamet eyle.” Günümüzde birçok mümin bu duayla dua eder, çünkü kısa ve her yerde okunabilir. Günümüz koşulları boş zamanımızı kısıtladığı ve zihni birçok endişeyle doldurduğu için, özellikle zihnin başka bir şey söyleyemediği zamanlarda bu monolog dua çok faydalıdır.
Aziz Nikodimos, bu dua ile “zihin daha kolay toparlanırken, diğer dualarda, daha kapsamlı olanlarda zihin kolayca dağılır” diye açıklar.
Tasbih Nedir?
Kalp duası, pratik nedenlerle, genellikle rahipler tarafından tespihle yapılır. Aziz Paisios, “Dua tesbihi, kutsal babalarımızın bize bıraktığı bir miras, bir lütuftur” demiştir. Eskiden saatlerin olmadığı zamanlarda, rahipler dua vakitlerini tespihle ölçerlerdi… Tespihin gücü çok büyüktür; “Bu keşişin silahıdır ve düğümler iblisleri biçen kurşunlardır”. Bu nedenle, dua tesbihi bizim için de faydalıdır, ancak insanların önünde gösterişli bir şekilde değil, gizlice kullanırsak.
Duanın Adımları
- Körlerin Haykırışı
Dua başlangıçta körlerin ağlamasına benzer. Çünkü Allah’ı görmezsiniz, O’na dokunmazsınız, O’nu duymazsınız. Bu yüzden dua, en azından manevi hayatın ilk aşamalarında, bir zevk değil, bir mücadele ve bir zahmettir. Ve bu yüzden dua ederken sık sık yorgun, üşümüş, başka ilgi alanlarının etkisinde kalmış ve tutkularınızın esiri olmuş hissedersiniz. Ancak Allah içinizdeki tutkuları öldürdüğünde ve Allah’ı gerçekten sevdiğinizde, duanız bir zevk ve neşeye dönüşür. Ve o zaman duanızı asla bırakmak istemezsiniz.
Ancak bu noktaya gelene kadar terlersiniz, kanarsınız, incinirsiniz. Başlangıçtaki duanız, Allah ile bir diyalog değildir, Allah’a karşı bir haykırıştır. Sadece sen konuşur ve bağırırsın. Allah’ı ise ne görür ne de duyarsın.
İçten içe, Musa’nın İsrailoğullarıyla birlikte Kızıldeniz kıyısında durduğu ve Mısırlılar arkalarından onları yok etmek için geldiği zamanki gibi haykırırsın. İşte o zaman Allah Musa’ya, “Neden bana haykırıyorsun?” diye sormuştu. Bana nasıl da haykırıyorsun! Seni duydum.
- Allah’ın Lütfunu Hissetmek
Ruhen ilerledikçe, Allah’ın varlığını yavaş yavaş yanı başında hissetmeye başlarsın. O’nu içten içe hissetmeye başlarsın.
Aziz Paisios bu konuda şöyle der: “İsa’nın, Meryem Ana’nın ve Azizlerin varlığını her zaman hissetmeye çalış ve sanki oradalarmış gibi hareket et. Çünkü onlar, fiziki gözlerimizle görmesek bile, gerçekten oradalar.” Ve zihnini sürekli Allah’ta tutmayı başaran kişinin, yavaş yavaş kendi içinde bir hâle dönüşeceğini açıklıyor.
Bu yüzden, Mesih’in yanınızda olduğunu içinizde hissettiğinizde, bu size tarifsiz bir sevinç verir. Ve içinizde Allah sevgisini ne kadar çok hissederseniz, canınız o kadar çok ısınır ve sevinçle dolar. Allah’ın Lütfu sizi her geçen gün dönüştürür ve size Kutsal Ruh’un meyvelerini verir: sevgi, sevinç, huzur, inanç, nezaket, özdenetim. Zihninizi nurlandırır, sizi heyecanlandırır ve kutsal arzulara sahip olmanızı sağlar. Size semavi bir hayat ilham eder.
Allah’ın Lütfu içinde yaşayan azizler dualarında ne hissederler? Örneğin, İlyas Peygamber, Allah’ın Lütfunun varlığını yanında hissetmeden önce, etrafında onu sarsan güçlü bir deprem yaşamıştır. Ve etrafındaki her şeyi yakan ateş, canını tutuşturan ve Allah’ın geçişini hissetmeye hazırlayan bir deneyimdir. Ve Allah’ın geçişini, “hafif bir esinti” gibi, semavi bir ses gibi hisseder. Çiy, onu saran ve kalbini sonsuz bir sevinçle dolduran hafif, semavi bir rüzgar esintisidir.
Bu tür durumları deneyimleyen azizler, içlerinde bir ateşin kalplerini ısıttığını ve zihinlerini göklere yükselttiğini hissederler. Ve yavaş yavaş bu dünyanın zorluklarının üzerine çıkarlar.
Biz önemsiz ve günahkârlar, tüm bunları anlayamayız. Ancak bazen Allah, sevgisiyle, bazı insanların varlığını hissetmelerine izin verir, böylece kalpleri tatlansın ve O’na olan sevgileri ısınsın. Kutsal bir anda, canınzıda bir serinlik hissedersiniz, Allah’ın yanınızda olduğu hissine kapılırsınız. Ve dersiniz ki: Ama şimdi bu deneyimi hak etmiyorum. Ancak Allah bunu size hak ettiğiniz için değil, sizi sevdiği için verir!
Birisi Aziz Paisios’a sorar:
–Neden bazen duanın ilahi lütfunu yoğun bir şekilde hissederken bazen hiçbir şey hissetmiyoruz?
Şöyle cevap verir:
–Allah Lütfunu azar azar verir, böylece insana yardım edilebilir, çünkü başlangıçta Allah’ın Lütfunu hissederse, sarsılabilir. Ancak, bu küçük şeyin bile Allah’tan geldiğini anlamaz ve bunun bir şey olduğu düşüncesi aklına girerse, Allah onu ondan alır, ta ki bunun kendisine değil, Allah’a ait olduğunu anlayana kadar.
Birisi Aziz Paisios’a dua ederken çok çalıştığını ama ilahi bir lütuf hissetmediğini söylediğinde, o şöyle cevap vermiştir: “Zevk ve neşe duymak için dua etmeye çalışmayın. Bir çocuk, babasına çikolata vereceği için değil, onu sevdiği için koşar; ama eğer o da çikolata vermek isterse başka. Allah ile birleşmek için değil, neşe duymak için ettiğimiz dua gerçek dua değildir.”
- Allah ile Birlik
Azizler bize duanın her Hristiyanı Allah’ın tapınağı yaptığını açıklar. Aziz Hrisostomos, “tüm evrene sığmayan Allah, dualarda yaşayan cana girer, inananın kalbinde yaşar” der. Aziz Gregorius Palamas ise “dua birliği, insanın Allah ile birliğini kutsallaştırır” diye vurgular.
Bu nedenle, bu koşullar altında dua ettiğimizde, bedenimiz ve canımız Allah ile birleşir. Başka bir şey istemeyiz, günah bizi ilgilendirmez. Aziz Grigorios Palamas, bu durumda aziz kişilerin manevi deneyimin zirvesine, yani “Allah ile birleşme”ye, bu hayatta “ilahileşmeye” ulaştıklarını açıklar.
Elbette tüm bunlar, tüm bir hayatı çilecilik ve dua ile eriten Azizlerin deneyimleridir. Ancak, bu tür deneyimlere layık olmayan bizler, en azından duanın bir görev değil, bir zevk, bir deneyim, Allah ile birleşme olduğunu anlayalım. Bunu bir kez bile hissedersek, bir daha asla dua etmekten bıkmayız. Onu özleriz. Ve tüm hayatımız bir duaya dönüşür.
- BÖLÜM: KİLİSE NEDİR?
Bir yabancı Yunanistan’a gelip bir kiliseye girerse, aşağılayıcı bir şekilde Kilise’nin yaşlıların toplandığı bir yer olduğunu söyleyecek ve hatta çoğunun ne duyduklarını ve ne yaptıklarını anlamadığını iddia edecektir. Herhangi bir gazeteciye sorarsanız, size Kilise’nin anma törenleri, düğünler ve vaftizler için bir yer olduğunu söyleyecektir.
Ama Kilise bu mudur? Elbette hayır. Kilise sadece Allah’a ibadet eden bir grup inanan da değildir. Kilise sadece gördüğümüz şey değildir. Çok daha fazlasıdır, görmediğimiz şeydir. Bu yüzden Kilise Babaları ona anlaşılmaz bir gizem derler.
Kimse Kilise’nin ne olduğunu söyleyemez. Bir tanımı yoktur. Ekümenik konsiller bize Kilise’nin bir tanımını vermedi. Aziz Yustin Popoviç, Kilise’nin “Allah’ın en kutsal ve sevgili gizemi, gizemlerin gizemi” olduğunu söyler. Aziz Porfirios, “Kilise, Hiçbir yere sığmayanın diyarıdır” der. Yani, benzersiz Allah’ın yaşadığı diyar.
Ancak Kilise, yalnızca Allah’ın kendini açığa vurduğu ve insanla birleştiği yer ve yol değil, aynı zamanda Allah ve insanın birliğinin ta kendisidir. Bir “teosis topluluğu”dur. Yalnızca Allah’ın akıl sahibi varlıklara doğru hareketi ve varlıkların Allah’a doğru hareketi değil, aynı zamanda Allah’ın akıl sahibi varlıklarla birleşmesidir. Çağlar boyunca bizimle olan Mesih’in kendisidir. Ve kutsal Gizemler aracılığıyla Kilise, tüm akıl sahibi varlıkları Kendisiyle ve birbirleriyle birleştirir.
Kilise, kutsallığın bir atölyesi, ilahi hayatı yaşamak isteyen günahkâr insanları kabul eden ve onları lütufla ilahileştiren bir Allah-insan atölyesidir. Yeryüzündeki Allah’ın hükümranlığı, semavi hükümranlığın bir parçasıdır.
Peki Kilise nedir?
Kilise Ne Zaman Var Olmaya Başladı?
Kilise’nin bir başlangıcı yoktur; Var olmuştur ve her zaman var olacaktır. Ezeli ve ebedidir. Kilise, evren yaratılmadan önce de vardı. Melekler yaratılmadan önce de.
- Üçlü Birliğin Kilisesi
İlk Kilise, gerçek Kilise, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olmak üzere üç kişiden oluşuyordu; Birbirlerini mükemmel bir şekilde seven üç kişi. Allah’ın bir Kilise yaratmak için başka yaratıklara ihtiyacı yoktu. Kutsal Üçlü’nün bu ilk Kilisesi her zaman var oldu ve semavidir.
- Allah ve Meleklerin Kilisesi
Sonra Kilise zamana girer. Çünkü Üçlü Birlik Kilisesi’ne melekler, milyarlarca aziz Melek ve Başmelek eklenir. Peki Allah neden Kilise’sine melekleri dahil eder? Onlardan bir şey almak için değil, onlara kendi mükemmelliğini ve sevgisini aşılamak için. Özünde, melekleri benimser ki melekler de kendi hayatına ve mutluluğuna katılabilsinler. Onlar da mükemmel bir sevgi, mükemmel bir birlik, mükemmel bir toplum yaşarlar.
- Allah’ın Kilisesi, Melekler ve İnsanlar
- a) Cennet Bahçesi’nde: Allah, Kilise ailesine başka yaratıklar, yani insanlar ekler. Ancak bu üçüncü aşama hemen tamamlanmayacaktı. Çünkü bir noktada ilk iki insan, Adem ve Havva, Allah’tan yüz çevirmişlerdir. Ve onlarla birlikte tüm insanlık sürgünde, Allah’tan mahrum bir şekilde yaşamaktadır.
- b) Pentikost’ta: Allah yeryüzüne iner, bizi tekrar kendisiyle birleştirmek için insan olur. Kendisini inkâr eden bizleri tekrar Kilisesi’ne dahil etmek için. Bu anlamda Pentikost, Kilise’nin doğum günü olarak adlandırılır. Çünkü o günden itibaren biz insanlar bir kez daha Allah’ın kilisesine dahil oluruz. Ve bu birleşmemiz, her birimizde kişisel olarak Kutsal Vaftiz Gizemi aracılığıyla gerçekleştirilir.
Böylece Rabbimiz’in tek Kilisesi, Ortodoks kilisesi, Havariler zamanından itibaren kesintisiz bir tarihi süreklilik ve havarisel silsile ile çağların sonuna kadar ilerlemektedir. Ve biz, her çağın müminleri, onunla, başlangıcı havarilerde olan belirli bir kilise hiyerarşisiyle, çözülmez bir birlik içinde birleşmiş durumdayız. Hepimiz ilk Kilise’nin aynı inancına ve deneyimine, Havarilerin ve aziz pederlerin inancına ve geleneğine, aynı gizemlere sahibiz.
Bu aynı inanç, aynı havari geleneği ve kilise deneyimi yalnızca Ortodoks Kilisesi içinde mevcuttur.
Peki Kilise’nin Sırları Nelerdir?
Sırlar, Ortodoks Kilisesi’nin ilahi olarak tesis edilmiş ayinleridir; bizi arındıran, yenileyen, nurlandıran, takdis eden ve Allah ile birleştiren Allah’ın Lütfunu aldığımız kanallardır. Aziz Nikolaos Kavasilas, sırların, doğruluk güneşinin geçip içimize girdiği pencereler olduğunu söyler.
Bunlara sır denir çünkü insana ilettikleri ilahi lütuf gizlidir, görünmezdir. İnsan hem görünmez bir ruhtan, hem de görünür bir bedenden oluştuğu için, kutsal sırlar da görünmez ve görünür unsurlara sahiptir. İlahi Lütuf görünmezdir ve insanın gördüğü veya hissettiği işaretler görünürdür: örneğin, vaftizdeki su, krizmasyondaki kutsal mür, hastalara yağ sürmedeki yağ vb. Dolayısıyla, görünür ve hissedilir şeylerin ardında görünmez olan, arındıran, yenileyen, aydınlatan, kutsayan, ilahileştiren ve kurtaran Lütuf gizlidir. Ancak Gizemler, insan üzerinde sihirli bir etki yaratmaz. Aksine, insanın hür ve yürekten katılımını varsayarlar.
- BÖLÜM: KİLİSE BANA HANGİ DENEYİMLERİ SUNAR?
Bir Ortodoks kilisesine her gittiğimizde, Allah’la buluşmaya, O’nunla konuşmaya gideriz. O’na ibadet etmeye, O’nunla iletişim kurmaya, hayatımızın en kutsal anlarını O’nunla yaşamaya gideriz.
Peki Allah’ın mabedinde, bu eşsiz kutsal ibadet saatlerini nasıl deneyimlemeliyiz?
Önce Allah’ın Kilisesinin Ne Olduğuna Bakalım.
Birçok kişi Allah’ın kilisesinin, Allah’ın “evi” olduğunu söyler. Peki, tüm semalar ve tüm yeryüzü O’nun evi olduğuna göre Allah’ın bir eve ihtiyacı var mı? Allah’ın yaşamak için özel bir yere ihtiyacı var mı? Kesinlikle hayır. Ancak biz insanların O’na ibadet etmek için özel bir yere ihtiyacımız var. Bu anlamda, Allah’ın kilisesi, Allah’ın varlığını daha belirgin hale getirdiği yerdir. Herhangi bir ev değildir. Allah’ın kendini gösterdiği, aramıza indiği yerdir.
Bu nedenle ibadethane, Allah’la buluşmaya, O’nunla konuşmaya gittiğimiz yerdir. Elbette, her gün sabah ve akşam evlerimizde dua ederiz. Ancak kilisede birlikte dua etmeye gittiğimizde, oradaki duamız çok daha büyük bir güce sahiptir. Çünkü Mesih bize güvence vermiştir: “İki veya üç kişi benim için bir araya geldiğinde, ben orada, onların arasındayım.”
Ancak, Allah’ın mabedine yalnızca dua etmek, sıkıntılarımızı O’na anlatmak için gitmeyiz. İbadethaneye, hep birlikte O’na ibadet etmek ve O’nun huzurunu çok daha güçlü bir şekilde deneyimlemek için sıklıkla gideriz. Aziz Yuhanna Hrisostomos bu nedenle şöyle der: “Ve kilisenin basamaklarına adım attığınız anda bir değişiklik hissedersiniz. İçeri girersiniz ve hakim olan sessizlik sizi hayrete düşürür, sizi yeryüzünden cennete taşır.” Çünkü orada Mesih’le tanışırsınız, Melekler ve Azizler sizi karşılar.
Bu nedenle ibadethane, tüm Kilise’nin toplandığı yerdir. Kutsal bir yerdir. Allah’ın sunulduğu yerdir. Dua ve ibadet yeridir. Kiliseye Mesih’le buluşmak için gideriz. Bedeni ve Kanı ile birleşmek için. Çünkü ibadethane, biz insanların Allah ile birleştiği yerdir. Kutsal Komünyon aracılığıyla O’nu içimize almaya nail oluyoruz. İçimize Hayatı, Nuru, Sevinci, Mesih’imizi almaya…
İbadethaneye Nasıl Geliriz?
Madem ibadethane aziz, mukaddes, semavi bir yer, oraya nasıl girmeliyiz?
Cumartesi Akşamı
Cumartesi akşamını büyük ve kutsal bir şey olarak deneyimlemeliyiz. Bu, kutsal Allah ile büyük buluşmamızı beklediğimiz zamandır. Elbette, hafta boyunca canımızı Pazar gününe yöneltmeliyiz. Ama özellikle Cumartesi akşamı, beklentimizin doruk noktası olarak deneyimlenmelidir. Öyleyse her Cumartesi, akşam yaklaşırken, diğer işlerimizi ve kaygılarımızı olabildiğince bir kenara bırakmalı ve zihnimizi ve kalbimizi Allah’a yöneltmeliyiz.
Televizyon, radyo, dünya haberleri, internet, cep telefonlarımızı, telefon görüşmelerimizi bir kenara bırakacağız. Gece dışarı çıkmaktan, ziyaretlerden, eğlencelerden, gezmekten kaçınacağız. Ve Pazar gününe hazırlanacağız. Fiziki temizliğimize dikkat edeceğiz ve evin annesi, sabah sızlanma ve endişe yaşamamak için küçük çocukların ertesi gün giyecekleri kıyafetleri hazırlayacak.
Akşam yemeği masasında, tüm aile, sakin ve kutsal bir atmosferde bir araya gelecek. Yemekler sade olacak ve eğer ertesi gün komünyon alacaksak yağsız olacak. Bu aynı zamanda hafif bir mideye ve huzurlu bir uykuya sahip olmamıza da yardımcı olacak. Yemeğin sonunda Pazar günü okunacak olan İncil’i ve Havarilerin Mektuplarından okuma yapacağız. Kutsal metinler üzerinde konuşacağız. Ardından her birimiz, hatalarımız veya eksikliklerimizle incittiğimiz kişilerden özellikle özür dileyeceğiz.
Sonra, tek başımıza veya tüm aileyle birlikte Akşam Yemeyinden Sonra Okunan duaları okuyarak dua edeceğiz. Komünyodan önce okunan duaları okumak, eğer komünyon alacaksak bize çok yardımcı olacak. İkonalarımız önündeki kandili yakacak, bir mum ve biraz da buhur tütsüleyeceğiz.
Allah ile baş başa, huzur ve sessizlik içinde, dünyanın dikkat dağıtıcı unsurlarından ve gürültüsünden uzak, Allah ile yaşayabileceğimiz sessiz bir yer bulacağız. İlahi Ayin veya Kutsal Komünyon’dan bahseden bir kitaptan birkaç sayfa okuyacağız. Bu çalışma bize Pazar deneyiminin bir ön tadını verecek. Dahası, bize çok yardımcı olacak şey kendimize dönmek, kendimizi incelemek: Yarın Allah ile karşılaşacak, O’na ibadet edecek, hatta O’nunla iletişim kuracak olan ben kimim? Bu, canımıza pişmanlık, Allah’ın merhametini arama ve onu üzmüş olma duygusunu getirecek. Son olarak, kendi dua sözcüklerimizden birkaçını söyleyeceğiz, “Rab İsa Mesih, bana merhamet et” duasını elimizden geldiğince tekrarlayacağız. Bu yürekten gelen dua, eğer canımızın derinliklerinden geliyorsa, uykumuza bile yansıyacaktır.
Ertesi gün Allah’a ibadet etmek için zihnimiz berrak olsun diye erken yatalım. Eğer komünyon alacaksak, ağzımız tertemiz olsun diye dişlerimizi fırçalayalım.
Pazar Sabahı
Sabah yine erken kalkacağız. Çünkü çok küçük çocuklarımız yoksa, sabahın erken saatlerinden itibaren kiliseye erken gitmeliyiz. Uyanır uyanmaz, gerginlik, kavga, bağırış, söz olmadan sakin bir şekilde hazırlanacağız. Sabah hiçbir şey yiyip içmememiz, hatta su bile içmememiz elzemdir. Sade ve gösterişsiz, güzel kıyafetlerimizi giyeceğiz.
Her şey hazır olduğunda, haç çıkarıp sevinç ve ilahi ibadet beklentisiyle evimizden ayrılacağız. Ve Allah ile buluşmak için kiliseye gideceğiz. Bu buluşmamız için semavi dünya da hazırlanıyor ve bizi bekliyor.
Çanlar Allah’ın Çağrısıdır!
Kilisemizin geleneğine göre, tıpkı Nuh’un Tufan’dan önce insanları ve hayvanları Tufan’dan kurtulmak için bir simandro (ahşap eşya) gemiye çağırması gibi, Allah da hepimizi çanlarla Yeni Gemi’ye, yani Kilisesi’ne, günah tufanından kurtulmamız için çağırır. Çan sesleri, esasen meleklerin bizi kiliseye koşmaya çağıran trompetleridir.
Çanlar üç kez çalınır: Sabah Duası’nın başında, ortasında ve sonunda. Ve çanın sesini, Allah’ın çağrısını her duyduğumuzda, saygıyla haçımızı kaldırarak davetine karşılık veririz. Ne yazık ki, çanlar çalarken bazı Hristiyanlar kayıtsız kalır, uyurlar. Allah’ın bizi Pazar sabahı, hükümranlığının ön tadı olan ilahi ayine çağırması ve bizim uyumamız veya gezilere çıkmamız korkunçtur.
İlk Çan Çalıyor!
Sabah ayini başlıyor. İlk çan duyuluyor. Çanı kim çalıyor? Zangoç mu? Kim çağırıyor? Allah! İlk çan çaldığında bize şöyle der: Gelin!… Kimi çağırıyor? Sadece ihtiyarları mı? Kaçımız Allah’ın çağrısına kayıtsız kalıyoruz!… Ve Allah ısrarla çağırmaya devam ediyor. Çanlar ikinci kez çalıyor: Gelin, bizi yine çağırıyor, sizi bekliyorum.
Eskiden, üçüncü kez çan çaldıktan sonra kiliselerin kapıcıları kapıları kilitlerdi. Üçüncü kez çan çaldıktan sonra içeri girmeyi başaramazsanız, dışarıda kalırdınız. İncil ve vaaz bittiğinde kapıları tekrar açarlardı; kimsenin girmesi için değil, katekümenler çıksın ve sadece inananlar kalsın diye. Ve İlahi Ayin sonuna kadar kapıları tekrar kapatırlardı.
Bugünkü Hristiyanlara ne oluyor? Özellikle küçük çocuklarıyla birlikte olan bazı genç ebeveynler! Allah’a sadece birkaç dakikalarını mı veriyorlar? Allah ve canımızın değeri sadece birkaç dakika mı? Küçük çocuklar kilisede bir saat dayanamaz mı? Saatlerce oyun alanında dayanıyorlar. Allah’ın kilisesinde bir saat bile dayanamazlar mı? Çocuklar küçük yaştan itibaren kiliseye gitmeyi öğrenmezlerse, ne zaman öğrenecekler? Ergenliğin zorlu yıllarına girdiklerinde mi? Peki ebeveynler Allah’a ibadetlerini nasıl yapacaklar?
Görünüşümüz
Bir arkadaşımız kutlama yaparken ve bizi kutlamasına davet ettiğinde, evine nasıl gideriz? İş kıyafetleriyle gitmeyiz. Kirli gitmeyiz. Gittiğimiz kişi ne kadar saygın biriyse, o kadar hazırlıklıyızdır. Yıkanmış, temiz gideriz. Uygun şekilde giyinir, en temiz ve en güzel kıyafetlerimizi giyer, hediyelerimizi alır ve o eve gideriz. Bir arkadaşımızın kutlamasına giderken böyle hazırlanıyorsak, Allah’ın evine giderken ne kadar daha fazla hazırlık yapmalıyız?
İbadethaneye, sanki işimize veya kır evimize gidiyormuş gibi dikkatsizce girmek kabalıktır. Kiliseye edepsiz ve kışkırtıcı kıyafetlerle gitmek ise çok daha kabadır. Kilise gösteriş yapılacak bir yer değildir. Eğer buna dikkat etmezsek, kendi canınıza zarar verir ve başkalarına rezil oluruz.
Aziz Yuhanna Hrisostomos bu konuda, “Kilisede giydiğimiz kıyafet her bakımdan güzel olmalı. Gösterişli değil, edepli olmalı.” diye vurgular. Ve “Kadınlar sade kıyafetlerle dua etmeli, gösterişli saç modelleri, altın takılar veya pahalı kıyafetlerle değil, sade bir şekilde süslenmeliler.” diyen Elçi Pavlos’a atıfta bulunur. Ve şöyle açıklar: “Elçi Pavlus kadınların zenginliklerini sergilemesini yasaklıyorsa, makyaj yapmayı, göz makyajını, sallanarak yürümeyi, tuhaf kıyafetler giymeyi ve benzeri şeyleri çok daha fazla yasaklar.”
Tutkularımızı İbadethanenin Dışında Bırakırız
Kiliseye girmeden önce, Musa’nın bir gün Sina Dağı’nda şok edici bir gizem gördüğünde yaptığı şeyi yapmalıyız: yanan ama tükenmeyen bir çalı. Kendisine “Ayakkabılarını çıkar ve buraya yaklaşma. Durduğun yer kutsaldır, “kutsal topraktır” diyen Allah’ın sesine itaat etmişti.
Yeryüzündeki en kutsal yere, Allah’ın mabedine girdiğimizde, yanan bir çalıyla değil, Allah’ın ateşiyle karşılaşırız. Ve Allah bizden bunu istemez.
Ayakkabılarımızı çıkaralım, ama tutkularımızı, günahlarımızı ve günlük endişelerimizi (öğle yemeğinde ne pişireceğimiz, ne almayı unuttuğumuz, günün sorunlarını nasıl çözeceğimiz) dışarıda bırakalım. Bunları Allah’a bırakalım. O, sevgisini önceliğimiz, ilk kaygımız ve sevgimiz olarak gördüğümüzde, bunları çözecektir.
Cep Telefonlarımızı Kapatıyor, Kalbimizin Antenlerini Açıyoruz
Allah’ın kilisesinde cep telefonlarımızı kullanmak korkunç bir şeydir. Kilisede cep telefonlarımıza ihtiyacımız yok. Başka sinyaller veren başka bir cep telefonuna ihtiyacımız var. Allah’la konuşmak için, bizi cep telefonu şirketleriyle değil, cennetle, doğaüstü güçlerle bağlayan başka antenlere ihtiyacımız var.
Kiliseye Huşuyla Giriyoruz
Mekanın kutsal olduğuna ve orada Rab’bin varlığının daha belirgin hale geldiğine olan inançla giriyoruz. Ama aynı zamanda saygı ve Allah korkusuyla! Azizler kiliseye girdiklerinde ve ancak tapınağın avlusuna yaklaştıklarında huşu hissettiler ve semavi halleri deneyimlediler. Elbette tüm bunları anlamıyoruz. Kiliseye gittiğimizde cennete girdiğimizi, Allah’ın tahtına yükseldiğimizi anlamıyoruz.
Melekler ve Azizler Bizi Karşılıyor
Bir arkadaşımız kutlama yaparken evine gittiğimizde, kapıyı çalarız ve arkadaşımız bizi karşılamak için kapıdan çıkar. Kiliselerimizde de aynı şey olur. Kutsal Melekler ve Azizler, özellikle bu günü kutlayanlar, bizi görünmez bir şekilde karşılarlar.
Mum Yakarız
Bir kutlamaya gittiğimizde elimizde ne tutarız? Armağanlarımızı. Aynı şekilde, kiliselerimizde de Allah’a armağanımızı sunarız. Hangi armağanı sunarız? Bir mum. Mumun Allah’a bir armağan olduğunu mu söyleyeceksiniz? Mumun kendisi armağan değildir, armağanı sembolize eder. Hangi armağanı?
Kilisede armağan olarak kendimizi sunarız. Kilise’ye sunduğumuz gerçek armağan budur, mumumuz değil. Mumumuz bir semboldür. Sanki Mesih’e şöyle diyormuşuz gibi: “Rabbim, mum nasıl eriyip ışık veriyorsa, kalbim de Sana olan sevgiyle öyle erisin. Tüm hayatım bir ateş, bir eriyiş, bir sunu olsun; Senin uğruna eriyip, ışık vermek için.”
Ayrıca, sönük mumumuzu yakmak için diğer mumların alevinden alev almalıyız ve ilk mum alevini Kutsal Sunak’ın kandilinden alır. Bu bize, canımızın bir alev olması için, canımızın mumunu Allah’ın ışığından “yakmamız” gerektiğini gösterir. Ve Vaftizimizle aldığımız Kutsal Ruh’un ışığında yaşamak için. Tıpkı mumumuzun yanıp parladığı gibi, Mesih’in nuru da canımızda parlamalı ve içimizdeki her kötülüğü ve tutkuyu yakıp yok etmelidir. Tıpkı mumumuzun aydınlatmak için erimesi, yanması ve yok olması gibi, biz de çevremizdekileri aydınlatmak için Allah sevgisiyle erimeli ve kardeşlerimiz için kendimizi feda etmeliyiz. Böylece Allah’ın ışığı etrafımızda, yaşamlarımızda ve toplumumuzda parlayacaktır.
Mum ışığı aynı zamanda Azizlerin nurunu da simgeler. Bu nedenle, hala mumlu avizeleri olan manastırlarda, Kutsal Ayinler sırasında, Azizlerin de bizimle birlikte kutlama yaptığını ve dans ettiğini göstermek için avizeleri sallarlar.
Sunu Ekmeği
Bazı dindar kadınlar, bir sunu ekmeği yoğurarak Allah’a çok daha yüce bir armağan verirler. Elbette, her ev hanımı sunu ekmeği yoğuramaz. Uygun manevi koşullar oluştuğunda ona bunu bahşeden manevi pederinden bir takdis alması gerekir. Ancak ne yazık ki, günümüzde bu tür ev hanımları giderek daha az bulunuyor ve rahipler fırından çıkan bir sunu ekmeğini kullanmak zorunda kalıyor. Ancak sunu ekmeği, satın alınmak yerine dua ile yoğrulmalıdır.
Sunuyu yoğuracak ev hanımı, manevi pederinden temiz elleri, temiz bedeni ve temiz kalbiyle takdisini aldıktan sonra dua edecek, mumu yakacak, tütsüyü yakacak ve Allah’ın işini bereketlendirmesi için çeşitli dualar okuyarak sunuyu yoğuracaktır. Kullanacağı kaplar temiz olmalı ve yalnızca bu hizmet için kullanılmalıdır.
Bu sunuyu, rahibin sabah anması için yaşayanların ve ölenlerin isimleriyle birlikte temiz bir havluya sarılı olarak tapınağa götürür. Mümkünse sunuyu ibadethaneye Pazar sabahı değil, Cumartesi Akşam Duası’na kadar götürmek daha iyidir; Böylece rahip zamanında hazır olsun, ertesi sabah hazırlayabilsin.
Rahip, Mesih’in Bedeni olacak kısmı ayıracaktır. Sunu ekmeğinin geri kalanı daha sonra antidoro olarak kesilecektir. Bu, rahip tarafından İlahi Ayin sonunda, herhangi bir nedenle “armağan”ı, yani Kutsal Komünyonu alamayanlara bir kutsama olarak sunulacaktır. Müminler antidoroyu da oruçlu bir şekilde yemeli ve takdisini almak için rahibin elinden almalıdır.
Her İlahi Ayin’de rahip, sunu ekmeğini mayalayan kişi için, verdiği isimlerin anılması için, aynı zamanda ise onu kiliseye getirenler için de dua eder. Bundan daha büyük bir takdis var mıdır? İşte Allah’a sunduğumuz bir armağan. Esasen, O’na değerli Bedenine dönüşecek ekmeği veririz.
İkonalara Hürmet Ederiz
Kilisenin ilk bölümü olan narteks, yeryüzünü sembolize eder. Cennetin ön odasıdır. İnsanın “sürgün yeri” ve kayıp cennete “dönüş yolu”dur. Bu nedenle narteksin duvarlarında genellikle Adem’in sürgününden, aynı zamanda Cennet ve İkinci Geliş’ten ikonografiler görürüz.
Nartekse girer girmez saygıyla haç işareti yapar ve sepetten iki üç mum alırız. Mumları yakar, mumluğa diker ve ardından orada bulunan Azizlerin ikonlarına hürmet ederiz. İkonanın ahşabına, camına veya boyasına kesinlikle tapınmayız. Ancak tasvir edilen yüzlere, Azizlerin tasvirleri önünde saygıyla eğiliriz ve içimizden dua ederiz.
Ve Azizler bizi cennete götürmek için karşılarlar, bizse onları kucaklarız, onlara eğiliriz, onları selamlarız: Günaydın Azizim, deriz içimizden. Bugün buraya sizin lütfunuzla geldim. Kutsal ikonaların önünde eğilerek, onların tasvirlerini görerek seviniyor ve canımızı dinlendiriyoruz. Ve onların karşımızda olduğunu hissediyoruz.
İçimizde bizi görüyorlar, duyuyorlar, anlıyorlar. Düşüncelerimizi onlara yöneltiyor ve onların hayatlarından, kutsallıklarından, Mesih’e olan sevgilerinden ilham alıyoruz. Ayrıca onlarla duygusal bir bağ kuruyoruz çünkü sadece ikonlarını kucaklamakla kalmıyor, aynı zamanda onlarla konuşuyor, sorunlarımızı anlatıyoruz. Onlara dua ediyor ve onlarla bir diyalog içinde olduğumuzu hissediyoruz. Bu yüzden onların kutsallaştırıcı lütuf ve takdislerini istiyoruz.
Ana Kiliseye Gireriz
Narteksteki kutsal ikonalara hürmet ettikten sonra ana kilisenin içine gireriz. “Yerden göğe doğru yürürüz”. Çünkü kilisenin tamamı evrenin bir imgesidir. Merkez kilise, Kilisenin ana gövdesi gök ve yer arasında bir imgedir; Kutsal Sunak ise Cennet’in ve Allah’ın tahtının bir imgesidir. Kilisenin tamamı Doğu’ya dönüktür, böylece inananlar Doğu’ya dönerek dua edebilir ve kaybettikleri Cennet’i arayabilirler.
Kutsal Sunak, kilisenin en kutsal kısmıdır. Sadece rahipler ve bu kutsal mekanda hizmet etmekle kutsanmış olanlar buraya girebilir. Kutsal Sunak’ın merkezinde, Mesih’in Mezarı’nı ve aynı zamanda Allah’ın tahtını simgeleyen Kutsal Masa bulunur. Ana kilise ile Kutsal Sunak arasında kutsal ikonaların bulunduğu ikonostasis bulunur. İkonostasisin merkezinde Altın Kapı bulunur. Cennet’in kapısı, cennete giriş kapısıdır. İkonostasisin önünde, sağda ve solda, korolarının ilahi terennüm ettiği iki kürsü görürüz. Bu iki koro, Allah’ın tahtı önünde ilahiler terennüm eden melekleri simgeler.
Çevremizde, kilisenin tüm ikonografilerinin bir düzeni, bir amacı vardır: Bakışlarımızı yukarıya, cennete, hedefimize çevirmemize, “lütuf aracılığıyla ilahileşmemize” olmamıza yardımcı olmak. Böylece bakışlarımız hemen yükselir. Peki nereye döner? Kilisenin en yüksek noktası olan kubbeye. Yukarıdaki kubbede Mesih’imiz vardır. Bizi gören, takdis eden, kucaklayan, hepimizi, melekleri, azizleri ve insanları kapsayan Yüce Allah. Ve tam karşısında, derinliklerde, Kutsal Sunak’ın tepesinde, göğü yerle birleştiren Annemiz Meryem Ana vardır. O, gökle yer arasındaki Merdiven’dir ve bize Oğlu’na giden yolu gösterir. Kubbenin altında Melekler, İncil yazarları, daha aşağıda Peygamberler, Mesih’in hayatı vardır. Bakışlar aşağı doğru indikçe, sağda ve solda Rabbimiz’in hayatındaki büyük olayların tasvirlerini görürüz. Mucizelerden sahneler. Mesih’imizin tüm hayatı!
Ve daha aşağıda Azizler. Bakışlarımız, bizi çevreleyen Azizlerin bakışlarıyla buluşur. Kilise ikonografisinde etrafımızda, yanımızda, yanı başımızdadırlar…
Ve sonra daha aşağıda? Aziz figürlerinin altında biz…
Bu yüzden geçmişte bazı kiliselerde Azizleri duvarlara alçak resmetmediler. Neden? Müminlere ve bize, burada bir alan varsa, oraya sizin girmeniz gerektiğini söylemek için! Kiliseye Aziz olmak için geldiniz. Günümüzde sadece Aziz Paisios, Aziz Porfirios, Aziz Yakovos, Aziz Amfilohios resmediliyor. Siz de oraya girmelisiniz. Bu yüzden kiliseye geliyorsunuz. Aziz olmak için.
Duvarlardaki tüm ikonalar, ama aynı zamanda bizler, Allah’ın birer canlı ikonası, hepimiz tek bir yönde, Mesih’e doğru yürüyoruz.
Yerimize Geçeriz
Kutsal alanda sessizce hareket ederiz. Her zaman ciddi, ölçülü hareketlerle ve alanın kutsallığını hissederek… Kilisemizin asırlardır süregelen havarisel geleneğinde olduğu gibi, erkekler erkeklere, kadınlar da kadınlara ayrılmış olan yerlere oturur. Havarisel kanunlar, ilahi ibadette iki cinsiyet arasında ayrım yapar. Ve Kudüslü Aziz Kirillos şunu vurgular: “Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla birlikte durmalıdır; kurtuluş davası, kayba bahane olmasın.”
Gözlerden uzak bir köşe seçeriz; ortada görünmek için değil, bir geçitte de kimin girip kimin çıktığını görebilmek için değil. Durduğumuz yerde sessiz, kendimize odaklanmış bir şekilde dururuz. Arkamızdan yaşlılar gelirse, yerimizi onlara veririz. Ancak, o anda diğer müminlere selam vermeden, zihnimizi her zaman Rab’be çeviririz. İlahi Ayin bittikten sonra tanıdıklarımızı selamlarımız ve yine kilisenin içinde değil, dışında bunu yaparız. Böylece, yabancı bakışlar ve dikkat dağıtıcı unsurlar olmadan, odaklanarak, sessiz bir şekilde otururuz. Bakışlarımızı Allah’a odaklayabileceğimiz bir yer buluruz. Aziz Hrisostomos bu konuda şöyle der: “Kilisede korku ve titremeyle, dikkatle ve istekle, bakışlarımız yere dikilmiş ve canımız göğe yükselmiş halde durmalıyız… Çünkü kilisede birçok kişi mekanik bir şekilde Mezmurlar ve dualar tekrarlayıp, ne dediklerini bilmeden gidiyor. Dudaklar oynuyor ama kulaklar duymuyor. Duanı duymuyor musun, Allah’ın duymasını mı istiyorsun? Diz çöktüm diyorsun. Ama aklın uçup gidiyor. Bedenin kilisenin içinde, ruhun ise dışında. ‘’
Sabah Duasında Esnasında Okunan 6 mezmur Başlar
İlk çan çoktan çalmıştır. Sabah Duasıyla birlikte kilisede mezmurlar okunmaya başlar. Yani okuyucu kutsal Mezmurlar Kitabı’ndan altı Mezmur okur. Ancak, okuyucu bu mezmurları okuduğunda Kilise, o sırada nartekste iseniz bile ilerleyemeyeceğinizi söyler. Orada hareketsiz kalırsınız. Rahip İncil’i okurken de aynısını yapmalısınız. Girmiyorsunuz, nartekste hareketsiz duruyorsunuz. Kilise neden sizden hareketsiz kalmanızı ister? Birisi diyebilir ki; alt tarafı altı Mezmur okuyoruz! Bunda ne var ki bu kadar özel?
Ancak, Altı Mezmur biter bitmez, Mezmur yazarları ne söylüyor? “Rab Allah bize göründü, Rab’bin adıyla gelen kutsanmıştır”. Kilise neden Altı Mezmur okunduğu esnada kiliseye girmemize izin vermiyor? Çünkü İşte o esnada Allah iner! Ona çok sayıda melek eşlik eder… Azizler iner.
Sevdiklerimizin İsimlerini Kutsal Sunu Ekmeğinde Okunması İçin Yazarız
Sabah Duası kutlanırken, Proskomidi adı verilen Kutsal Sunak’ın kuzey nişinde rahip, Kutsal Ayin sırasında Mesih’in bedeni ve kanına dönüşecek olan Kutsal Tepsi üzerindeki ekmeği ve kutsal kadehteki şarabı hazırlar. Ardında azizlerin, meleklerin ve insanların isimlerini okumaya başlar.
Her isim için rahip, sunu ekmeğinden küçük parçalar çıkartır ve bunları kutsal tepsinin üzerine koyar. Önce en kutsal Allahdoğuran’ın, kutsal meleklerin, azizlerin isimlerini, ardından da yaşayan ve ölmüş Hristiyanların isimlerini anar. Biz Hristiyanlar daha önce yaşayan ve ölmüş olanların isimlerini, kiliseye getirdiğimiz küçük kağıt parçalarına yazarız. Bunlar kilisemizin dua etmesini istediğimiz akraba ve tanıdıklarımızın isimleridir. Böylece, kutsal tepside melekler ve insanlar birlikte anılır. Azizler ve müminler, tüm Kilise!
Buhur Bizim Duamızdır
Rahip belirli zamanlarda bize buhurdanlık salladığında, haç işareti yapmayız, Allah’ın takdisini ve lütfunu umarak elimizi göğsümüze koyarak hafifçe eğiliriz. Aynı zamanda, duamızın buhur gibi Allah’ın tahtına yükselmesi ve ibadetimizin “ruhani bir koku” gibi kabul görmesi için dua ederiz.
Genellikle Ne Zaman Haçımızı Yaparız?
Kiliselere girerken veya çıkarken. İkonalara veya kutsal emanetlere saygı gösterirken. Her ayinin başında. “Gelin, ibadet edelim ve secde edelim…” kısmında. Kutsal Üçlü’nün, Meryem Ana’mızın veya bir azizin adını duyduğumuzda. Komünyondan önce ve sonra. Ayinlerin sonunda.
Ancak, rahip bize buhurdanlık salladığında, haç işareti yapmayız. Elini öptüğümüzde veya ondan antidoro aldığımızda da.
Semavi Nurda Yaşarız
İlahi ibadet saatinde kiliseleri dolduran semavi ışığı gören azizlerin tanıklıkları vardır. Örneğin, Aziz Nifon bize gördüğü doğaüstü bir vizyonu anlatır: Bir İlahi Ayin sırasında, semadan inen ve tüm Kutsal Sunağı ve rahibi kaplayan muazzam bir ateş gördüğünü anlatır.
Ayrıca, Büyük Eftimios’un hayatında, bir İlahi Ayin sırasında, Heruvim ilahisi başladığında aniden Kilise kubbesinden akkor bir bulut gibi inen ve Kutsal Sunak’taki rahipleri saran devasa bir alev gördüğü belirtilir.
Melekler Arasında Dua Ederiz
Kiliselerin, her müminin yanında durup, hayranlıkla ilahi terennüm eden ve müminleri bu harika duaya katılmaya teşvik eden parlayan meleklerle dolup taştığını gören Azizlerin sayısız tanıklığı vardır.
Bu aynı zamanda bize, Kutsal İlahiler Kitabı’nda da ifşa edilir. İlahi Ayinde Heruvim ilahisi esnasında şöyle söyleriz: “Şimdi semavi güçler yanımızda ve bizimle dua ediyorlar.” Ve hep birlikte, melekler ve insanlar, cümlenin hükümdarına ilahiler terennüm ederiz. Korkunç bir gizem gerçekleşmektedir ama haberimiz yok. Kutsal Cumartesi Heruvim İlahisi şöyle der: “Hepiniz mutlak bir sessizliğe bürünün, korku ve titreme içinde durun; ve dünyevi hiçbir şey düşünmeyin, çünkü şimdi Allah’ın kendisi, Kralların Kralı ve Efendilerin Efendisi, önünüzden geçecek. Onun önünde, yüzleri örtülü, öylesine şaşkına dönmüş melek koroları vardır.” İşte Allah’ın Azizleri tam da böyle bir deneyim yaşadılar. Onlarla birlikte kutlama yapan sayısız melek gördüler. Aziz Nifon, Büyük Giriş’teki bir İlahi Ayin sırasında göklerin açıldığını ve binlerce meleğin kiliseye indiğini anlatır.
Ayrıca “Limonario’da’’ da Şunlardan Bahsedilir:
Pentikost günü, Sina Dağı’nın tepesinde, bir İlahi Ayin icra edildiği esnada, rahip “zafer ilahisini nağmelendirirler, haykırırlar ve söylerler ki…” dediği sırada, çevredeki tüm dağlardan yankıya benzeyen ve bir sesin tınısını andıran korkunç bir kükreme duyulur; ve kalabalık, huşu ve korkuyla dolar. Ses, rahibin beyanına şöyle karşılık verir: “Kutsal, Kutsal, Kutsaldır Rabbül Sabaut…” Bu anlaşılamayan haykırış, İlahi Ayin bitene kadar sürekli tekrarlanır!…
Kutsal Komünyon’da “Korku ve Titremeyle”
Bu yüce gizemi bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alacağız. Burada sadece bazı unsurlara kısaca değineceğiz.
Aziz Hrisostomos bu konuda şöyle der: “Kutsal Gizemlere hazırlıksız yaklaşmamanızı rica ediyorum”. “Kutsal Komünyon vakti geldiğinde ve Kutsal Sofra’ya yaklaştığınızda, Mesih’in orada olduğuna kesin olarak inanın.” “Rahibin size Rab’bin Bedenini ve Kanını sunduğunu gördüğünüzde, rahibin bunu yaptığını düşünmeyin, uzatılan elin Mesih’in olduğuna inanın.” “Bu nedenle, Kutsal Komünyon’a korku ve titremeyle, temiz bir vicdanla, oruç ve dua ile gelin. İbadet eden kardeşlerinizi itmeden veya konuşmadan. Söyle bana arkadaşım, ne acelen var?”
Sonuna Kadar Kalırız
Bazı müminler, kısa sürede ayrılmak için acele ederler. Aziz Hrisostomos bu konuda şöyle der: “Kiliseye geldin ve Mesih’le buluşmaya layık görüldün; ayin bitene kadar ayrılma. Eğer bitmeden önce ayrılırsan, bir kaçak kadar suçlusun… Ne yapıyorsun be adam? Mesih oradayken, melekler ona hizmet ederken, kardeşlerin hâlâ komünyon alırken, onları terk mi ediyorsun? Mesih sana bedenini sunuyor ve sen ona teşekkür etmek için bir an bile beklemiyorsun. “Her şeyi yarıda bırakıp gidiyor musun? İlahi Ayin bitmeden ayrılanların kimin işi olduğunu sana söylememi ister misin? Yahuda’yı taklit ediyorlar… O zaman gitmeseydi hain olmazdı, kaybolmazdı.”
Ve Mevlitlerde
Diğerleri ise mevlitlerde birkaç dakika kalıp, bu törenlerin yapıldığı merhumlar için dua edecek sabra sahip değiller. Ve aceleleri olduğunu veya mevlitlerdeki merhumu tanımadıklarını bahane ederler. Mevlit birkaç dakika sürer. Uzun sürmez. Üstelik o sırada kendi merhumlarımız için de dua edebiliriz. Onların canlarının dualarımıza ihtiyacı vardır. Her İlahi Ayin’de Mesih’imizin hayatını yaşarız. Dolayısıyla, her İlahi Ayin’de Melekler ve Azizler mevcutsa, Mesih’in kendisi de gerçekten aramızdadır ve yapılan her şey sadece Mesih’in hayatının sembolik temsilleri değildir aynı zamanda, ayin sırasında sanki içindeymişiz gibi, gerçekten, gizemli bir şekilde deneyimleyebileceğimiz aşkın gizemleri bize gösterirler.
Yapılanların sembolik anlamı için şunlardan bahsedelim:
Rahibin İncil’le çıktığı Küçük Giriş, Mesih’in dünyaya vaaz vermek üzere girişini simgeler.
Rahibin Kutsal Armağanlarla çıktığı Büyük Giriş ise Mesih’in Golgota’daki çarmıha gerilişine, inişine ve gömülmesine uzanan yolculuğunu simgeler. Kutsal Sunak ise Mesih’in Mezarı’nı simgeler.
Ancak tüm bu sembolik eylemler bizi, Rabbimiz’in hayatındaki büyük olaylara götürür ve bunları gerçekten deneyimleyebiliriz, orada bulunuyormuşuz gibi. Önümüzde sembolik olarak gerçekleşen her şeyi, biz müminler, gizemli bir şekilde ilahi ibadet içinde gerçekten deneyimleyebiliriz. Peki bu nasıl olur?
Zamana tabi olmayan, ebedi olan Allah ile birleştiğimiz için ilahi ibadete her katıldığımızda, dünyevi zamandan da çıkar ve Kilise’nin yaşadığı ayin zamanına gireriz. Böylece, İlahi İbadet’te biz müminler, ilahi lütuf aracılığıyla, Mesih’in hayatındaki olayları sanki onların içindeymişiz gibi, bir fantezide değil, gerçekten deneyimleriz çünkü Aziz Maksimos’un da dediği gibi: “Kutsal Ruh’un lütfu kutsal toplantı saatinde, orada bulunan her bir kişiyi kendi duyarlılığına göre değiştirir, dönüştürür ve kutlanan gizemlerin simgelediği şeye yönlendirir.’’
Bu nedenle kilisemiz, kutsal ilahilerinde, Rabbimiz’in hayatındaki kutsal olayların “bugün”de kutlandığını vurgular. Örneğin:
Noel’de şöyle söyleriz: “Bugün bir Bakire’den doğdu.” Peki nasıl “bugün”? Mesih iki bin yıl önce doğdu. Kilise ise “bugün” der.
Epifani’de şöyle söyleriz: “Bugün Ürdün…” Fakat nasıl “bugün”, bunca yıl geçti… Büyük Cuma’da yine: “Bugün bir ağaca asıldı…” Ve Paskalya’da ise “Bugün tüm yaratılış sevinir ve coşar’’ deriz.
Zamandan Çıkış
Kutsal Komünyon Öncesi: “Ey Allah Oğlu, bugün gizemli akşam yemeğine ortak ol.”
Bütün bunlar “bugün” nasıl gerçekleşiyor? Zihnimizle mi? Hayal gücümüzle mi? Hayır. Allah bu olayları önümüze getirdiğinde, onları bize zamansal olarak uzatır veya bizi olayların zamanına taşır. Kilise içindeki Allah, yeryüzü ve gökyüzünün zamanını birleştirir. Zamanı mistik bir şekilde ortadan kaldırır ve bizi sona taşır.
Bir örnek verelim: Mesih’in Görünümünün Değişmesi bayramında, farklı zaman ve mekânlardan kişiler buluşur. Dünyanın mekân ve zamanından üç havari, ölüler diyarının mekân ve zamanından peygamber Musa, göğün mekân ve zamanından peygamber İlyas; ve insan mekân ve zamanından bir insan olarak Rab’bin kendisi, sonsuzluktan zamansız ve ayrılmaz bir ilah olarak. Bu nedenle iki Peygamberi mekân ve zamanlarından çıkarır ve onları Görünümünün Değişmesi gizemine dahil eder. Böylece, bu olay esnasında üç farklı zaman sonsuzlukla buluşur. Tüm insanlar birbirleriyle çağdaş hale gelir, çünkü zamandan münezzeh olan Mesih aralarındadır. Ancak bu buluşmayı, zaman ve mekândan çıkışı her İlahi Ayin’de de gizemli bir şekilde deneyimleriz. Bu zamandan çıkış ve Allah’ın “varlığına” giriş, yaratılmamış ilahi lütuf ile birleşmiş ve kutsallaştırılmış mümin tarafından deneyimlenir. Bu nedenle, Allah’a ne kadar yaklaşır ve O’nun Lütfunun alıcı kapları haline gelirsek, arınmamızı, kutsallaşmamızı ve ebedi Allah ile birliğimizi o kadar çok ararsak, dünyeviliğin mekân ve zamanından çıkışımızı ve Allah’ın şimdisine, semavi hükümranlığa girişimizi o kadar çok deneyimleyebiliriz.
Çıkış
Allah hayatına girişimizin gerçekleşmesi için, öncesinde bir çıkış olmalıdır: şimdiki zamandan çıkış, bizi yeryüzünde köleleştiren her şeyden, günahkâr olan her şeyden çıkış. Dünyevi olana, günahkâr olana hapsolmuşsak, kutsal olanı, semavi olanı deneyimleyemeyiz.
İlahi İbadeti deneyimlemek için, saf ve huzurlu canla yaklaşmalıyız. Kardeşlerimizle barışmış, endişelerden ve tutkulardan kurtulmuş olarak.
Allah’ın “Varlığına” Dahil Oluşumuzu, Girişimizi, Nasıl Deneyimleyebiliriz?
Giriş
Bu çıkıştan sonra, giriş gelir. Allah hayatına giriş. Ancak manevi âleme girişimizin gerçekleşmesi için bazı koşullar olmalıdır:
- a) Kalplerimizi hazırlamalıyız: Allah’ın hayatına girebilmek için önce Allah bizim hayatımıza girmelidir. Bunun gerçekleşmesi için de O’na kalbimizde yer vermeliyiz. Tövbe, dua, çalışma, tefekkür ve oruç yoluyla O’na bir yer açmalıyız. Saf kalplerimizi O’na sunmalıyız ki, O bize gelsin. Böylece O bizimle birleşsin ve bizi sonsuzluğa kavuştursun. Artık kendimiz için değil, O’nun içimizde yaşaması için yaşamalıyız. Canımızı ele geçirsin ve onu Cennet’in bir parçası yapsın.
- b) Bilinçli Bir Şekilde Katılalım: Allah’a ibadet etmeyi ezber haline getirmeyelim.. İbadetlere tüm kalbimizle katılalım. Rab’bin huzurunda olduğumuzun bilincinde olalım! Etrafımızda Melekler ve Azizler olduğunu sürekli düşünelim. Bu bizi harekete geçirsin ve sürekli içsel uyum içinde tutsun.
“Kilisede çok sayıdayız, ama dua eden az. Dua edenlerin kimisi başı dönüyor, kimisi esniyor, kimisi dönüp duruyor ve ilahinin bitmesini, kiliseden ayrılmalarını sabırsızlıkla bekliyorlar, sanki hapisten çıkacaklarmış gibi.”
Öyleyse kilisede bilinçli bir şekilde dua edelim, kalplerimiz Allah sevgisiyle yansın. Canımız cennetin lütfuyla dolsun ve sonunda kiliseden değişmiş bir şekilde ayrılalım, bakışlarımız parlasın. Ve eğer kiliseye böyle gidersek, azizlerin deneyimlediklerini de tadarız. Meleklerle, Azizlerle, Mesih’imizle, Meryem Ana’mızla birlikte yaşarız ve kilisede sıkılmayız. Tam tersine, “Ah, keşke bitmeseydi!” deriz ve bütün Cumartesi akşamı da şöyle deriz: Ah, şafak ne zaman sökecek, Allah’ın evine gidip Cenneti deneyimleyeceğim o mübarek saat ne zaman gelecek…
Ayin Sonrası
Aziz Hrisostomos şöyle der: Kutsal kiliseden hiçbir şey söylemeden ayrılsanız bile, başkaları görünüşünüzde, bakışlarınızda, sesinizde, yürüyüşünüzde ve tüm alçakgönüllülüğünüzde kiliseden elde ettiğiniz kazancı göreceklerdir. Kiliseden böyle ayrılmalısınız… sanki semalardan iniyormuşsunuz gibi. Kiliseye gitmeyenlere meleklerle ilahiler terennüm ettiğinizi, semavi şehre ait olduğunuzu, Mesih’le buluştuğunuzu, onunla konuştuğunuzu bildirin.
- BÖLÜM: KUTSAL KOMÜNYONUN HAYATIMDAKİ YERİ NEDİR?
İLAHİ KOMÜNYON, kilisemizin en büyük gizemi, gizemlerin gizemidir. Rab, bunu bizzat, çarmıhta ölüme teslim edilmesinden kısa bir süre önce, Son Akşam Yemeği’nde, Kutsal Perşembe gecesi düzenlemiştir. Böylece bu, kilisesinde çağlar boyunca dünyanın sonuna kadar devam edecektir. Böylece biz, müminler, O’nun lekesiz Bedeni’nden ve değerli Kanı’ndan pay alabilelim.
Kutsal Perşembe gecesi, Mesih’in kurtuluşumuz için kendini ölüme teslim etmesinden birkaç saat önce, Kudüs’te bir odada, mutlak bir sessizlik ve kutsal bir atmosferde, eline ekmek aldı ve semavi Babası’na şükrettikten sonra ekmeği böldü ve öğrencilerine sundu ve buyurgan bir sesle şöyle dedi: “Alın, yiyin; bu, kurtuluşunuz için kurban edilen bedenimdir.” Sonra kutsal kâseyi aldı ve semavi Babasına şükrettikten sonra öğrencilerine sunarak şöyle dedi: “Hepiniz bundan için; çünkü bu, insanların kurtuluşu, günahlarının bağışlanması için dökülen kanımdır.” Ve öğrencilerine şöyle ekledi: “Şimdi sizinle yaptığımı siz de sürekli olarak yapın ki, yakında insanların kurtuluşu için sunacağım çarmıh kurbanını şükranla hatırlayasınız.”
Bu Gizem Nasıl Kutlanır
Rab’bin bize verdiği bu gizem, artık her İlahi Ayin’de (Litürji) rahip tarafından Kutsal Sofra’da kutlanmaktadır. Rahip, Allah’tan, önündeki Değerli Armağanların, ekmeğin ve şarabın üzerine Kutsal Ruh’unu göndermesini, böylece ekmeği çarmıhta kurban edilen bedene, şarabı da dünyanın kurtuluşu için çarmıhta dökülen kana dönüştürmesini diler.
Ancak rahip bu korkunç saate ulaşmadan önce, Mesih’in öğüdüne göre, Rab’bin Kutsal Perşembe gecesi, bu Gizemi öğrencilerine sunarken söylediği o eşsiz sözleri okur: “Alın, yiyin; bu benim bedenimdir…”, “Hepiniz bundan için; bu benim kanımdır…”.
Ardından rahip, Rabbin bizim için yaptığı her şeyi anımsayarak şu sözlerle bağlar: ‘Senin olanı, Senin sunduklarından, her şeyde ve her şey için Sana sunuyoruz.’ Yani: ‘Bu Senin kendi hediyelerin olanları, her yerde ve bizim için yaptığın her şey adına Sana geri sunuyoruz.’
Ve rahip, büyük bir huşu içinde Baba Allah’a şöyle yalvarır: ‘Bu ekmeği, Mesih’inin izzetli Bedenine dönüştür. Ve bu kadehin içindeki şarabı, Mesih’inin izzetli Kanına dönüştür.’
O sarsıcı anda, Kutsal Ruh aşağı iner ve ekmeği Mesih’in Bedenine, şarabı ise Mesih’in Kanına dönüştürür. Komünyon alacak olanlar, içlerine artık ekmek ve şarap değil, bizzat Mesih’in Bedenini ve Kanını alacaklardır! İçlerinde bizzat Mesih’in kendisini taşıyacaklardır!
Kutsal Komünyon Olmadan Yaşayamayız
Peki, Rab neden bize bu sarsıcı gizemi emanet etti? Çünkü Kutsal Komünyon olmadan insan manevi olarak yaşayamaz. Nasıl ki su ve yemek olmadan bir insan biyolojik olarak yaşayamazsa, Kutsal Komünyon olmadan da manevi olarak yaşaması imkansızdır.
Çünkü Kutsal Komünyon bize hayatı bağışlar; Tanrı’nın hayatını, kutsiyetin hayatını… Tıpkı Rabbimizin bizzat söylediği gibi: ‘Benim bedenimi yiyen ve kanımı içen, şimdiden sonsuz yaşama sahiptir.’
Öyleyse bizler komünyon aldığımızda, Rab bize sonsuz yaşamı aktarır. Ve canımızla birlikte bedenimizin tüm azalarına hayat verir.”
Mesih ile Birleşiriz
İlahi Komünyon bize sadece hayat vermekle kalmaz. Aynı zamanda bize hayatın özünü, Mesih’i de sunar. Bizi Allah ile birleştirir ve Allah da bizimle, yaratıklarıyla birleşir. Rab’bin bize söylediği şey gerçekleşir: “Etimi yiyen ve kanımı içen bende kalır, ben de onda kalırım.”. Her inanan Allah’ın tapınağı olur.
Aziz Hrisostomos şöyle der: “Siz Mesih’i kendi gözlerinizle görmek istiyorsunuz, ama O size kendi benliğini veriyor; sadece O’nu görmeniz için değil, aynı zamanda O’nu içinizde almanız için de.”
“Bu nedenle, Kudüslü Aziz Kirillos şunu da ekler: Komünyon alan her mümin, bizzat Kutsal Kadeh’in kendisinden daha üstün bir hale gelir. Çünkü Kilise’nin o kutsal kadehinin, Rab ile öz bakımından bir bağı yoktur. Oysa bizler komünyon aldığımızda, Mesih’le aramızda öz bir bağ olmaksızın O’nu sadece içimizde taşımakla kalmayız! Bilakis Rab; uzuvlarımızın, azalarımızın içinden geçer; tüm bedenimizi ve canımızı takdis eder.”
Çünkü Kutsal komünyon aracılığıyla müminler Mesih’le birleşir. “Biz Mesih’teyiz ve Mesih de bizim içimizdedir.” Aziz Nikolaos Kavasilas, bu sır aracılığıyla müminler “içlerinde Mesih hayatını” yaşadığını söyler. Artık biz yaşamıyoruzdur, Rab’bin Kendisi içimizde yaşıyordur.
Dahası, komünyon aldığımızda yalnızca Allah ile değil, kardeşlerimizle de birleşiriz. Tek bir beden oluruz, müminlerin “ilahi birliği” oluruz.
Aziz Yuhanna Hrisostomos’un açıkladığı üzere, “dünyada bir insanın bu yiyecekten mahrum kalmasından daha büyük bir acı yoktur”. Kutsal Komünyon biz müminlerin yaşayabileceği en büyük ve en kutsal deneyim, sevinç ve hazdır! Ve bu kutsal gizeme ne kadar hazırlıklı katılırsak, Allah ile bu birliği o kadar mükemmel yaşarız. Bu yüzden Allah’ın azizleri bundan asla mahrum kalmak istemezler. Çünkü İlahi Komünyon ile bu sonsuzluktan itibaren yaşadıklarını, Allah hayatını yaşadıklarını çok iyi anlarlar.
İlahi Komünyon: Son Akşam Yemeğinin Kendisidir
Bazen, komünyon almaya hazırlanırken, Kudüs’teki bir üst kattaki odada, Son Akşam Yemeği’nde hazır bulunan Mesih’in öğrencileriyle birlikte olma arzumuzu ve özlemimizi dile getiririz; Rab’bin lekesiz ellerinden komünyon almak. Bunu ne kadar da isterdik!
Ancak anlamadığımız şey, her İlahi Ayin’de tam olarak o zaman olan şeyin aynının olmasıdır! Allah’ın kilisesine girdiğimizde ve ilahi ayine katıldığımızda aynı sırrı deneyimleriz. Aynı Son Akşam Yemeği kutlanır. Aynı üst kattayızdır. Aynı ekmek önümüzdedir. Aynı kadeh. Aynı kurban. Biz, her çağdan müminler, kutsal havarilerin o gece deneyimlediği aynı sırra katılıyoruz. Çünkü her ilahi ayin, Son Akşam Yemeği’nin gizemli bir temsili değil, Son Akşam Yemeği’nin ta kendisidir. Aziz Hrisostomos şöyle yazar: “İnanın ki, Rab’bin sunduğu o Akşam Yemeği şimdi bile mevcuttur. Rab onu bizzat kendisi mükemmelleştirir. Bu nedenle, rahibin size onu sunduğunu gördüğünüzde, rahibin elinden değil, Mesih’in elinden komünyon aldığınıza emin olun.”
İlahi Ayin sırasında, Kutsal Perşembe akşamına taşınırız. Önümüzde Rab ve on iki havarisi vardır. Biz de onların arasında, Kutsal Sofra’yı çevreleriz. Kutsal melekler görünmez bir şekilde yanımızda durur ve yüzlerini korku ve titremeyle örterler. Önümüzde, Rab’bin kendisi, İlahi Komünyonun kutsal ve korkunç sırrını yalnızca havarilerine değil, onlar aracılığıyla tüm çağlardan müminlere sunar.
Ancak nasıl olur da bir mümin tüm bunları yaşayabilir?
Bu mekanik olarak, otomatik olarak gerçekleşmez.
Çıkış
Kudüs’teki o yukarı odaya girişimizin gerçekleşmesi için öncelikle bir çıkış olmalıdır: Şimdiki zamandan çıkış, dünyadan çıkış, bizi yeryüzünde köleleştiren her şeyden çıkış. Zira kalbimiz tutkular ve kötülüklerle kirlenmişken, semavi olana yönelmek için dünyevi şeylerden nasıl kurtulabilir? Bu nedenle, önce kirli kalbimizi itiraf gizemi aracılığıyla temizlemeliyiz. Ve daha sonra kesinlikle kardeşlerimizle karşılıklı olarak birbirimizi affetmeliyiz. Aziz Yuhanna Hrisostomos konuyla ilgili şöyle der: “Böylesi bir sofradan zevk alan sen, güneş ışınından bile ne kadar daha temiz olmalısın?”
Giriş
Bu çıkış gerçekleştikten sonra, bir giriş takip etmelidir. Gizemli Akşam Yemeği’ne (Son Akşam Yemeği’ne) giriş.
Ancak bu girişimiz imanla, farkındalıkla (vicdanla), pişmanlıkla (gönül kırıklığıyla) ve sevgiyle yapılmalıdır. Azizlerin, Kutsallar Kutsalına girdikleri gibi. Onların sarsılmış bir halde, korku ve titreme ile komünyon aldıkları gibi. Başka hiçbir şey onları meşgul etmezdi. Başka hiçbir şey kalplerini esir almazdı. Kendilerini Gizem’e adamışlardı ve Mesih ile ve Mesih için yaşıyorlardı.
Peki ya biz? Bugüne kadar kaç kez onların farkındalığıyla komünyon aldık? Acaba bizde de Azizlerin, Şehitlerin, Münzevilerin özlemi ve susuzluğu var mı?
Öyleyse, Gizemli Akşam Yemeği’ne girebilmek için Azizlerin deneyimini takip etmeliyiz. Ve bu bir günde olmaz. Manevi pratikler, mücadele, hayat yolculuğu ve yetkinleşme gerektirir.
Kutsal Komünyon İçin Hazırlığımız
Ne Sıklıkla Komünyon Alabiliriz?
Tüm müminler aynı sıklıkta komünyon alamaz. Çünkü her birimiz farklı bir manevi seviyede, farklı bir manevi durumdayız. Bu nedenle, manevi pederimize gidip itiraf ettiğimizde, sonunda O’na ne sıklıkta, hangi koşullarda ve nasıl bir hazırlıkla komünyon alabileceğimizi sormalıyız. Manevi peder bazılarına daha sık komünyon alma izni verirken, bazılarından Kutsal Komünyon’dan önce itiraf yapılmasını ister.
Havari Pavlos bu konuda bize şöyle der: “Herkes kendini dikkatle sınasın, ondan sonra Rab’bin Sofrası’ndan yiyip kâseden içsin… Çünkü o kutsanmış Ekmek ve Şarap’tan lâyık olmayarak yiyen ve içen, kendi üzerine yargı getirir… Ve kendinizi sınamadan lâyık olmayarak komünyon aldığınız için aranızda çok zayıf ve hasta olanlar var, hatta bir kısmı da vefat etti.”
Komünyondan Önce Oruç Tutmalı Mıyız?
Daha iyi hazırlanmak, kendi günahkârlığımızı ve sırrın yüceliğini hissetmek için manevi pederimiz, manevi durumumuza, yaşımıza ve sağlığımıza bağlı olarak her birimize belirli bir oruç belirleyecektir. Ancak yiyecek orucunun ötesinde, tutkuların orucu karşılaştırılamayacak kadar daha elzemdir ve bu, hayatımız boyunca sürmelidir.
Önceki Günün Hazırlığı
- a) Kardeşlerimizle Uzlaşma:Hazırlığımızın temel şartı, yakınlarımızla uzlaşmış olmamızdır. En azından aile üyelerimizden, ayrıca sözlerimizle veya eylemlerimizle üzdüğümüz diğer akrabalarımız ve iş arkadaşlarımızdan af dilemiş olmalıyız.
- b) Düşüncemizi Sırra Odaklama:Komünyon alacağımız gün yaklaştıkça, bu olayı giderek daha fazla düşünmeliyiz. Özellikle komünyondan önceki akşam. Ve o gün iblis, hayatımızın bu en büyük olayından bizi uzaklaştırmak için elinden geleni yapacağı için, o gün düşüncelerimizde, sözlerimizde ve davranışlarımızda daha dikkatli olmalıyız.
- c) Yalnızlık, Tefekkür:Yalnız kalmak için bir yer ve zaman bulmaya çalışalım. Bir odada kendi başımıza kalalım. Ve kalbimizi, ilahi misafiri kabul etmek için hazırlayalım. Orada kendimizi, eğilimlerimizi, manevi yolculuğumuzu sınayalım. Her gün ne kadar günah işlediğimizi düşünerek, lâyık olmadığımızı hissedelim! Zihnimizi ne kadar çok düşünce kirletiyor!
Aynı zamanda, Allah’ı içimize alacak kadar ne kadar lâyık olmadığımızı anlayarak sarsılalım. Böylece canımız pişmanlık duyacak ve gönül kırıklığı ve gözyaşlarıyla Allah’ın merhametini isteyeceğiz. Kutsal Allah’a, Kutsal Komünyonun gizemli sofrasında O’nu kabul etmeye bizi lâyık görmesi ve O’ndan pay almamız için yalvaracağız. Ve komünyon zamanı yaklaştıkça, canımız daha fazla kutsal bir bekleyiş içinde olmalıdır.
- d) Μanevi Çalışma:Daha sonra, ilgili bir kitap okuyarak bu büyük olaya yaklaşalım. İlahi ayinin, kutsal komünyonu daha derin anlamını analiz eden pek çok ruhani kitap bulunmaktadır. Bu kitapları okumak bizi uygun şekilde hazırlayacak ve zihnimizi yüce sırra yöneltecektir.
- e) Dua:Son olarak, duaya sığınmalıyız. Eğer mümkünse, Akşam Yemeyinden Sonra Okunan Dualardan sonra Kutsal Komünyon almadan önce okunan duaları ya da en azından bunların bir kısmını okumalıyız. Kutsal Komünyon duaları, hayatımızın en önemli anına hazırlanmamıza, mümkün olduğunca eksiksiz ve doğru bir hazırlık yapmamıza yardımcı olacaktır.
Zayıflıklarımızın farkında olarak, Allah’tan bize zarar görmeden komünyon almayı nasip etmesini dilemeliyiz. İçimizden, Azizlerin söylediği sözleri mırıldanarak: “Lâyık değilim, Ya Rab, seni içime kabul etmeye.” “İçime ateşi alacağımı düşündükçe titriyorum ve mum gibi, ot gibi yanmaktan korkuyorum. Yaşayacağım ne korkunç bir sır!” Ve Rabbimizden günahkârlığımıza takılıp kalmamasını, ama içimize gelmeyi kabul etmesini dileyeceğiz.
- f) Akşam Uykusu:Sabah erken kalkmak için akşam nispeten erken yatmalıyız. Zira sabah ne kadar erken ilahi ayine gelirsek, bu kutsal sırrı içsel olarak o kadar çok yaşayabiliriz.
Sabah uyandığımızda, su dahil hiçbir şeyi ağzımıza koymamaya dikkat etmeliyiz. Ve temiz, mütevazı kıyafetlerle, kesinlikle kadınların dudakları boyalı olmaksızın, temiz olarak kiliseye gideceğiz.
İlahi Ayinde
Kutsal ayin sırasında kilisede saygı ve huşu ile dururuz. Ve zihnimizi başka dünyevi şeylere çevirmeden hararetle dua ederiz. Elimizde bir ilahi ayin metninin bulunması bize yardımcı olacaktır. Bu, ilahi ayinin zor ifadelerinden her birini anlamamızı ve aynı zamanda metni de takip etmemizi kolaylaştıracaktır.
“Allah Korkusu, İman ve Sevgiyle”
Bir an gelecek, Kutsal Sunak Yeri’nin Güzel Kapısı açılacak. Ve rahip bizi “Allah korkusu, iman ve sevgi ile” komünyon almak üzere yaklaşmaya davet edecek. Rab’bin Kendisi bizi O’na paydaş olmaya bizi davet edecek.
Öyleyse, Kutsal Kadeh’e yaklaşırken bazı pratik detaylara dikkat edelim:
- Kutsal daveti duyduğumuzda, erkekler güney koridordan ve kadınlar kuzey koridordan ilerleriz ve acele etmeden, bekleyen diğerlerinin arkasında sıraya girerek saygıyla Güzel Kapı’ya doğru yöneliriz.
- Bu yolculuk boyunca gizlice dua ederiz. Düşüncelerimizin ve gözlerimizin başka şeylerle meşgul olmasına izin vermeyiz. Her şey Mesih’imize yöneltilmelidir. Ve Güzel Kapı’da Mesih’in hazır bulunduğuna dair sarsılmaz bir inanca sahip olarak, ezberden bilmemiz iyi olacak olan Kutsal Komünyon Duası ile içimizden dua ederiz: “Ey Allah’ın Oğlu, bugün Sırlı Sofrana beni ortak kabul et…”
- Yanımızdaki bazıları acele ediyorsa, itişip kakıyorsa, öncelik talep ediyorsa, onlarla tartışmaya girmeyiz, onlara uyarıda bulunmayız, ne de içimizden onları yargılarız. Sadece onlara öncelik veririz. Huzurumuzu ve odak noktamızı kaybetmektense en sona kalmak daha iyidir. Ve kesinlikle küçük çocuklara, bebekli annelere, yaşlılara ve güçsüzlere öncelik sunarız.
- Kutsal Kadeh’e yaklaşırken huşu, sabır, bekleyiş ve sessizlik içinde dururuz. Birbirimizin arkasında dururuz, gerekirse komünyon alanların yerlerine dönmeleri için bir koridor bırakırız.
- Rahibin önüne geldiğimizde, haç çıkarırız, komünyon alan önceki imanlının elinden saygıyla maktroyu, yani kırmızı mendili alırız; onu iki elimizle tutarız ve çenemizin altına gerili bir şekilde yerleştiririz.
- Eğer rahibin yanında, imanlılara komünyon almada yardımcı olmak için kutsal mendili tutan biri varsa, o zaman kutsal mendile hiç dokunmayız, sadece onun onu çenemizin altına yerleştirmesine izin veririz.
- Hemen adımızı net bir şekilde söyleriz, böylece rahip onu duyabilir ve bize komünyon verirken şöyle der: “Allah’ın kulu falanca Mesih’in Bedeni ve Kanını alıyor…”
- Daha sonra yüzümüzü Kutsal Kadeh’e yaklaştırırız ve aynı anda ağzımızı kadehin kenarı hizasında açarız ve rahibin kutsal Komünyon ile kutsal labidayı (kaşığı) içeri koymasını bekleriz.
- Kutsal Labidayı dilimizde hissettiğimiz anda, ağzımızı nazikçe kapatırız ve rahip onu yavaşça geri çeker. Ve biz de Kutsal Komünyon’u yutarız.
Ne yazık ki, bazı imanlılar Kutsal Komünyon’dan önce ağızlarını yeterince açmazlar ya da Kutsal Labida içeri girmeden kapatırlar ya da rahibin Kutsal Labida’yı alması için kapatmamızı beklediği anda açık bırakırlar.
- Hemen ardından ağzımızı maktro ile iyice sileriz ve komünyon alacak bir sonraki kişiye veririz.
- Haçımızı çıkarırız ve antidoro almak için sepete doğru ilerleriz. Antidoroyu Kilise esas olarak komünyon almayacak olanlara sunar. Bu, Kutsal Armağanlar’ın (Kutsal Komünyon’un) yerine geçen bir armağandır. Ancak komünyon alan müminler de antidoro alırlar, öyle ki, Kutsal Komünyon’un kalıntıları ağzımızda kalmasın.
- Son olarak, içimizde şükran ve teşekkür sözleri mırıldanarak, bizi komünyon almaya lâyık gören Rabbimize karşı huzur ve neşe dolu bir şekilde yerimize döneriz.
- Ve Kutsal Litürji’nin sonuna kadar yerimizde kalırız.
- Evimize döndüğümüzde, birkaç dakikamızı ayırıp Kutsal Komünyon’un Şükran Duası’nı, yani Kilise’mizin, müminlerin Kutsal Komünyon’dan sonra okuması için özel dualarını okumamız iyi olur. Bunlar, bizi O’nu içimize almaya lâyık gören Rabbimize yönelik şükran ve minnettarlık dualarıdır.
Ve bir şey daha:
- Eğer komünyon alması için kucağımızda bir bebek varsa, başını sağ omzumuzda, ellerini ve ayaklarını da belli etmeden sabit tutmalıyız, ancak çocuğu tahrik etmeden, Kutsal Labida’yı veya Kutsal Kadeh’i iterek ani hareketler yapmasını engellemeliyiz, aksi takdirde bir kaza meydana gelebilir. Bu nedenle, bu durumlarda, bize yardım edecek bir kişiyle birlikte gelmeliyiz.
İlahi Ayinden Sonra
İlahi ayin bu şekilde bitmemeli, günün tamamında, tüm hayatımız boyunca devam etmelidir. İlahi ayin, tüm hayatımızı kucaklamalıdır. Her anımızı, hayatımızı ve çevremizi kutsallaştırmak için kesintisiz olmalıdır. Yaptığımız her şeyde, her saniye, Rab’bi görünmez bir şekilde mevcut hissetmeliyiz. Mesih içimizde ve çevremizde alaylarla dolaşmalıdır. Her adımımız Kudüs’teki yukarı odaya atıfta bulunmalı, kutsal komünyondan sonra kesintisiz bir şükran olmalıdır. O zaman hayatımız, her zaman olması gereken şeye dönüşecektir: sürekli bir ayine.
- BÖLÜM: AZİZLERLE NASIL BİR İLİŞKİ KURABİLİRİM?
Mesih’teki hayat, azizlerin hayatında görünürdür. Çünkü Azizler, Mesih’i tüm kalpleriyle sevdiler. O’nu taklit ettiler. O’nu insanların önünde cesurca ikrar ettiler. Ve kendilerini sayısız tehlikeye sundular.
“Onlar da bizim gibi insandı ve bizden fazlaları yoktu, sadece iyi niyet, sabır, alçakgönüllülük ve Allah’a olan sevgiye sahiplerdi. Sen de bunları edin, o zaman şimdi taş gibi olan canın, senin için gözyaşı kaynağı olacaktır.”
Azizler Kimdir?
Allah’ın Dostları
Azizler, Mesih’in Dostlarıdır. Onlar, Allah’ı çok seven, Allah ile ve Allah için yaşayanlardır. Yeryüzünden yabancılar ve gelip geçiciler olarak geçtiler, düşünceleri her gün semalardaydı. Dünyevi melekler ve semavi insanlar olarak yaşadılar.
Allah’ın Saf Suretleri
İlahi sureti, yani içlerindeki Allah’ın özelliklerini bozulmadan korudukları için, ilahi nurun saf aynaları oldular. Allah’ı ruhlarında kalıcı bir misafir olarak kabul ettiler, Allah’ın canlı tapınakları oldular. Mesih’in hayatını kendi hayatları yaptılar. Böylece Mesih’in hayatı onların hayatından açığa çıktı. Bu yüzden her bir Aziz, hayatıyla bize şunu ilan eder: “Artık ben yaşamıyorum, içimde Mesih yaşıyor.”
Allah’ın Şahitleri
Gerçekte her Aziz, her çağda, her yerde Mesih’in Kendisinin bir tezahürüdür. Sadece tek bir Aziz bile, insanlara Allah’ın sesi olur. Sözü ve hayatıyla Allah’ın varlığını her an teyit eder, O’nun sevgisini ve ışığını açığa çıkarır. “Rab Allah yaşıyor” diye açıkça duyurur ki, tarihin Hâkimi O’dur. Allah’ın Lütfu ile dolup taşan bir Azize yaklaştığınızda, o insanın Allah’ın nurunu yaydığını hissedersiniz ve sözleri ruhunuza huzurlu, doğrudan bir şekilde ulaşır. Eğilimlerinizi değiştirir.
Şampiyonlar
Azizler, günahkâr dünyanın konforunu ve zevklerini reddettiler. Tutkulara hükmettiler ve çevrelerindekilere insanın ne kadar yükseğe çıkabileceğini, erdem, fedakârlık ve sunuşun hangi doruklarına tırmanabileceğini gösterdiler. Onların önünde koca imparatorluklar aşağılandı ve tam donanımlı olanlar güçsüz, dünyanın bilge adamları ise akılsız kaldı. Omuzlarında Mesih’in Haçını taşıdılar ve birçoğu, Mesih’e olan sevgileri uğruna imtihanlara, zorluklara, haksızlıklara, zulümlere, işkencelere ve korkunç ölüme katlandılar.
Tarihin Düzenleyicileri
Bu nedenle Allah, Azizlerini diğer her insandan kıyaslanamayacak kadar daha fazla onurlandırdı, onları tarihin düzenleyicileri; insanlığın elçileri kıldı. Onlar, Mesih’ten sonra, halkların en güçlü savunucuları, insanların en kudretli yardımcılarıdır.
Aziz Hrisostomos şöyle açıklar: “İnsansever Rab, Azizlerini onurlandırmayı ve onların hatırına diğerlerini büyük belalardan kurtarmayı âdet edinmiştir… Sadece bir Azizin erdemi bile birçok insanı tehlikelerden kurtarır.” Kaldı ki, Allah bizzat babamız İbrahim’e, sadece on doğru insan hatırına bile, Sodom ve Gomorra’daki koca bir bölgeyi yok etmeyeceğini temin etmiştir. Ve Aziz Varsanofios, kendi döneminde sadece üç Aziz hatırına Allah’ın dünyayı o zamanlar yok etmediğini söylerdi. Çünkü onlar dünyanın kötülükleri için yas tutuyorlardı ve dualarıyla Allah’ın merhametini çekiyorlardı. “Sadece tek bir insan bile, içindeki kötülüğü yendiğinde, dünyevi kötülüğe karşı o kadar büyük bir yenilgiye neden olur ki… tüm dünyanın gidişatını hayırlı bir şekilde etkiler… Azizler sadece var olmalarıyla bile tüm yeryüzüne Allah’ın bereketini bolca getirirler.” “Azizler uğruna Rab dünyayı korur… Ve dünya, Azizlerin dualarıyla ayakta durur.”
Yanımızdadırlar
Azizler bize yakındır. Onlar karşı konulamaz müttefiklerimizdir, üzüntülerimizde teselli edenlerimiz, hastalıklarımızda hekimlerimiz, hayatın zorluklarında, haksızlıklarında ve sorunlarında koruyucularımız, acılarımızda destekçilerimiz, mücadelemizde güç verenlerimizdir.
Gökte olabilirler, ancak oradan hayatımızı, emeklerimizi, mücadelelerimizi ve kaygılarımızı ilgiyle izlerler. Onlar asla ölmediler. Aramızda yaşıyorlar. Bizi çok seviyorlar. Bize Allah’ın Lütfunu aktarırken onları capcanlı hissederiz.
Bizim İçin Dua Ederler
Kutsal Yazı’da, Azizlerin yeryüzü hayatları boyunca kardeşleri, ulusları, tüm dünya için dua ettiklerini görüyoruz. Ve Rab’bin kardeşi Yakup, “Salih bir insanın duası çok güçlüdür; hemen etki eder” der.
Öyleyse, Azizler yeryüzündeyken kardeşleri için dua ettilerse, şimdi gökte yaşarken bizi nasıl unutabilir, acılarımıza karşı nasıl kayıtsız kalabilirler? Dahası, şimdi gökte yüceltilmiş olduklarından, onların duaları kıyaslanamayacak kadar daha büyük bir güce sahiptir. Bu dualarıyla dünyamıza Allah’ın Lütfunu akıtırlar. Bizi, cinlerin saldırılarından koruyan bir kalkan bulutu gibi çevrelerler. Ve bir şeyi onlardan imanla istediğimizde, bu bizim için faydalı olduğu sürece, Allah’ın onlara verdiği mucizevi güçle bize bahşederler.
Azizlerle İlişkimiz
Değerlerini Takdir Etmeliyiz
Ülkemizin her karış toprağı Aziz ve Şehit kalıntılarıyla doludur! Bu, en büyük milli sermayemizi oluşturan eşsiz bir zenginliği saklar! Ve sahip olduğumuz bu büyük hazineleri takdir etmeliyiz.
Azizlerimizi Onurlandırmalıyız
Tüm Azizler’in İlahisinde, kutsal ilahi yazarı şunu vurgular: “Rabbimin tüm dostlarını överim” ve böylece hepimizin yapması gerekeni gösterir: Allah’ın dostlarını onurlandırmak. Kilisemizin tüm Azizlerini onurlandırmalıyız. Ve özellikle onların anma günlerinde kutlamalarına katılmalıyız.
Onların İkonlarını ve Kutsal Kalıntılarını Onurlandırmalıyız
Kilisemizde, Azizlerin kutsal kalıntılarını ve ikonlarını saygıyla öpmek gelenektir. Çünkü onların kutsal ikonları, erdemlerini ve kutsallıklarını konuşan ve öğreten kitaplardır. İkonlarını öptüğümüzde, tahtayı veya boyayı öpmeyiz, ama resmedilen Azizlerin şahsiyetini onurlandırırız. Ayrıca, Azizlerin kutsal kalıntılarını da onurlandırmalı ve önlerinde eğilmeliyiz. Zira bunlar, kokularıyla veya mür (güzel koku yayan sıvı) akıtmalarıyla, ait oldukları kişilerin kutsallığını ve Allah’ın onları lütuflandırdığı ve hastaların hekimi, her tehlikede yardımcımız yaptığı Lütfu ilan ederler.
Onlara Yalvarmalıyız
Azizleri kendimizden hissederiz, çünkü onlar da bizim gibi yeryüzünde, bizim çağımızda yaşadılar. Ve kişisel zorluklarımızda, ülkemizin daha genel sorunlarında ve tüm dünyanın karmaşasında onlara sığınmalı ve bizi Lütuf’larıyla korumaları için onlara yalvarmalıyız; bize yardım etmeleri ve manevi ve fiziki hastalıklarımızı iyileştirmeleri için.
Onların Hikayelerini Okuyalım
Aynorozlu Aziz Paisios şöyle tavsiyede bulunur: “Eğer yapabiliyorsanız, tüm azizlerle bağlantı kurmak için, anılıyor olan azizin hikayesini okuyun. Günün azizinin hayatını ve genel olarak azizlerin hayat hikayelerini incelemek çok faydalıdır, çünkü canı ısıtır ve azizleri taklit etmeye motive eder. Böylece kişi her türlü sefaleti bir kenara bırakır ve hafiflikle ilerler. Azizlerin hikayeleri, şehitlikte bile zihnen metanete yardımcı olur. Azizlerin varlığı canlıdır! Ve biz onları hâlâ bulamadığımızda, onlar bizi bulur.”
Azizlerin hayat hikayeleri ile kilise her gün bize hayatlarımızın gerçek modellerini sunar. Bize tüm Ortodoks ahlakını anlatısal ve pratik bir şekilde sunar. Ve bize pratikte “Mesih’in manevi mükemmelliğine ulaşana kadar manevi olarak nasıl ilerleyebileceğimizi” öğretir. İşte bu yüzden Aynorozlu Aziz Nikodimos, azizlerin hayat hikayelerini “canlarımızın hastaneleri” olarak adlandırır ve her hristiyan “tutkularının şifasını alır”.
Onları Yollarında Takip Edelim!
Bu nedenle Azizler, hayatlarıyla bizi yürüdükleri yolda onları takip etmeye çağırırlar. Mücadelemizde kardeşlerimizdirler, ilahileşme yolunda birlikte ilerleyebilmemiz için bize el uzatırlar. Bize su kaynaklarını gösterirler ve her birimize seslenirler: “Gelin ve için,” tıpkı Havari Filipos’un, Natanail’e dediği gibi, “gel ve gör.” Bize Kutsal İncil’i gösterirler ve şöyle derler: “Bu kitap uygulanamaz değil. Biz uyguladık. Siz de okuyun.” Yürüdükleri ve şimdi bizim de yürüdüğümüz yolun zorluklarını bize gösterirler. Onların da verdiği ve şimdi bizim de verdiğimiz manevi mücadelenin sırlarını bize açıklarlar. Biz de onların yolundayız, aynı yolda yürüyoruz.
Bu nedenle onları hayat modelleri ve yolun göstergeleri olarak tanıyalım. Hayat mücadelesinde, etrafımızdakilerin, vasatların veya sonuncuların ne yaptıklarına değil, ilklerin, şampiyonların, azizlerin ne yaptıklarına bakalım.
Aynorozlu Aziz Paisios bu konuda şöyle nasihat etmiştir: “Azizleri rol model alırsak, erdem edinme çalışmamızda büyük yardım görürüz. Kendimizi azizlerle karşılaştırarak tutkularımızı görür, kendimizi kontrol eder, alçakgönüllü olur ve onları taklit etmek için namus ve ilahi şevkle çabalarız.’’
Bunun bir örneği olarak, Aziz Efrem’in bize söylediği şu öğüdü dinleyelim: “Gece gündüz gözlerinizi aydınlatan birçok manevi güneşiniz var. Onların ışığında yürüyün ve onların izinden gidin ki, onlarla birlikte ebedi çadırlara girebilesiniz. Onların izinden şevkle koşun ki, bazılarına ulaşabilesiniz. Biliyorum ki, eğer isterseniz, başarabilirsiniz. Yapabilirsiniz! Sadece hızlı koşun.” “Hızlı koşun!”!
Biz De Aziz Olalım
Bugün Mesih bizden aziz olmamızı istiyor. Bize yaptığı büyük çağrıya “evet” dememizi bekliyor. Peki içimizden kim Mesih için her şeyini verecek? Yarının Azizi kim olacak?
Vicdanları uyandıracak, eğilimleri ateşleyecek, Mesih’e olan sevgiyi aşılayacak, hayatıyla kutsallığa teşvik edecek, vatan sevgimizi ısıtacak, bize Allah’ı ve çevremizdekileri güçlü bir şekilde sevmeyi öğretecek bir azize ihtiyacımız var.
Bir Makedonya’yı değiştirecek bir Aziz Dimitrios’a, bir İmparatorluğu değiştirecek bir Aziz Hrisostomos’a, bir Yunanistan’ı değiştirecek bir Aziz Kosmas’a ihtiyacımız var.
Bugün de bir azize ihtiyacımız var ki, ışıldayan gözlerini, parlak yüzünü, sıcak gülümsemesini, Mesih’e olan sevgisini görebilelim; bize kutsal hayatı öğretsin, kalplerimize dokunsun, başkaları için acı çekmeyi, dinden dönme için ağlamayı, kendimiz de Aziz olmayı öğretsin.
Aramızda Mesih’in sesini yüksek sesle duyuracak olan var mı, aramızdan kim aziz olmak istiyor?
- BÖLÜM: MESİH’E NASIL BENZEYEBİLİRİM?
HAYATIMIZIN AMACI ALLAH’A BENZEMEKTİR. Allah bizi bu yüzden yarattı ve insan oldu, dünyevi hayatıyla göstermiş olduğu kutsal örneğini taklit edersek, bizim de nereye ulaşabileceğimizi bildirdi. Bu nedenle, henüz yeryüzündeyken, her birimizin kendi çarmıhını yüklenerek yürüdüğü yolu izlememizi, yürüdüğü dar yolu takip etmemizi istedi.
Ve Havari Petros, Mesih’in bizim için çarmıha gerildiğini ve bize bıraktığı adımları izleyerek taklit edebileceğimiz mükemmel bir örnek bıraktığını açıklar.
İncil Yazarı Havari Aziz Yuhanna, “Mesih’le bir olmak isteyen herkes, Mesih’in yaşadığı ve davrandığı gibi yaşamalı ve davranmalıdır” vurgusunu tekrar yapar.
“Bu nedenle, Rab kendi yaşadığı hayatı bizim için yaşadı; bizi gerçek hayata geri döndürecek yolu bize göstermek için. Bu nedenle, hepimiz, Mesih’in yeryüzündeki hayat tarzını mümkün olduğunca taklit etmeliyiz.” . Çünkü “Mesih’i taklit etmek bizi harika bir hayat tarzına götürür. Mesih’in sözleri ve eylemleri dindarlığın ve erdemin kanunlarıdır.
Mesih’i Taklit Etmek Mümkün Müdür?
Peki insanın Mesih’i taklit etmesi mümkün müdür? Mesih’in insani hem de ilahi doğasının bazı özelliklerini taklit edebilir mi?
O’nun İlahi Doğasını Taklit Etmek
Aziz Nissalı Grigorios, bize, ilahi suretimizde zaten sahip olduğumuzdan, Rabbimizin ilahi doğasının bazı niteliklerini de taklit edebileceğimizi söyler. Çünkü hepimiz Allah’ın suretleriyiz; yani içimizde Allah’a ait bazı özellikler taşıyoruz. Ve hayatımız Allah’a benzemek için yaratıldığımızdan, O’nun taklidi olmalıdır.
Ancak O’nun doğasını değil, bazı eylemlerini taklit etmeliyiz. Örneğin, Allah çok hayırsever midir? Biz de sevgi insanları olmalıyız. Allah çok merhametli midir? Biz de şefkatli olmalıyız. Ve bu özellikleri dıştan taklit etmeyiz, zaten içimizde oldukları için, ilahi suretimizin özellikleri oldukları için, onları içimizde geliştiririz. Bu nedenle Havari Pavlos bize, “Allah’ı taklit edenler olun” diyerek, Allah’ı taklit etmemizi ister.
O’nun İnsani Doğasını Taklit Etmek
Ancak Mesih’i taklit etmeye çağrıldığımızda, sadece ilahi doğasının bazı özelliklerini taklit etmeyiz, aynı zamanda insani doğasının bazı özelliklerini de mümkün olduğunca taklit ederiz. Ama yine de hepsini taklit edemeyiz. Bu yüzden Aziz Nissalı Grigorios’un açıkladığı gibi, “İnsan olarak bazılarını taklit edebiliriz; ve doğamıza sığmayan diğerlerine ise huşu ile saygı duyarız.” Ve aziz peder yine açıklar ki: “Hristiyanlar, Mesih’in erdemlerini—ki bunlar aynı zamanda O’nun isminin de özellikleridir—düşüncelerimizde, sözlerimizde ve eylemlerimizde taklit etmeliyiz, böylece kötülükle olan her türlü ilişkimizi dışlayarak, Allah’ın kutsallığını canımıza ve bedenimize kabul edebiliriz.”
Ayrıca, Havari Pavlos Korintliler’e kendisini taklit etmelerini istemeye cesaret etti; çünkü kendisi Mesih’i o kadar çok taklit etmişti ki, Rab’bin sureti içinde şekillenmişti. Bu yüzden artık kendisinin yaşamadığını, ancak Mesih’in kendisinin içinde yaşadığını söylüyordu. Ve böylece hepimize şunu gösterdi: Mesih’in taklidi sadece başarılabilir bir şey olmakla kalmaz, aynı zamanda insanın ilahileşmesinin da tek yoludur.
Rab’bin Hayatının Mükemmel Örneği
Ancak Mesih’imizin hayatını daha özel olarak nasıl taklit edebileceğimize bakmadan önce, hem insan hem de Allah Rabbimizin hayatından bazı noktaları özetle belirtebiliriz.
Peki, Rab İsa Mesih kimdir?
O sadece mükemmel insan değildir. O aynı zamanda mükemmel Allah’tır, sonsuz Allah’ın Kendisidir, evrenin yöneticisi, Allah’ın biricik Oğludur. İşte O, yarattığı biz insanların, sapkınlığımız içinde çalkalandığını görünce, bize olan sonsuz sevgisinden dolayı, ilahiliğinin ihtişamını bırakıp insan oldu. Hayatımıza dahil oldu. Aramızda doğdu ve bulundu; tehlikede olan, kayıp koyunları olan bizleri kurtarmak için; kaybettiğimiz ilahi güzelliği bize yeniden vermek için!
O, hayatımızın yollarında yürüdü. Ve bize kim olduğunu, bizim için ne yaptığını, bizi ne kadar sevdiğini açıkladı. Yeryüzümüzde nurunu parlattı, insani doğasının mükemmelliğini açığa çıkardı. İnsanlar O’nun yüzünde tüm erdemleri en mükemmel derecede görüyorlardı. Rabbimizin sözlerinde ve suretinde şaşırtıcı bir neşe olduğunu görüyorlardı; O’nun tatlılık ve alçakgönüllülük ile insanlarla bir araya geldiğini görüyorlardı. Sayısız kalabalık, O’nun öğretisini dinlemek için O’na koşuyordu. Ve O, onların kalplerini ısıtıyordu. Her susamışın susuzluğunu gideriyor, hayat sözleriyle her aç olanı doyuruyor, acı çeken herkese neşe aktarıyordu.
Mesih’in bütün hayatı, mükemmel ilahi sevginin açığa vurulması olarak nitelendirilebilir. Çünkü Mesih, her insanı mükemmel bir şekilde sevdi: önemsizleri, hor görülenleri, günahkârları, hatta düşmanlarını bile. Halkına şefkat duydu ve acı çeken herkesi rahatlatmaya, kederli olan herkesi teselli etmeye koştu. Hastaları, felçlileri, körleri, dilsizleri, cinlileri iyileştirdi. Ölüleri diriltti. Sevgisini herkese sundu; ölüme kadar ulaşan bir sevgi.
Ve orada, o acı dolu haçın üzerinde, tüm mukaddes hayatı, özellikle de eşsiz sevgisi, sabrı ve alçakgönüllülüğü parladı. Düşmanlarının önünde tarifsiz bir ihtişamla durdu ve onları affetti. Ve o korkunç işkenceyle, tüm insanlığı şaşırtan bir ihtişamla yüzleşti. O, bize hayat vermek için öldü. O, oradaki ıstırap çeken canlara sevgisini sunmak için ölüler diyarına bile indi. Ve kendi dirilişiyle bizi de diriltti, bize manevî ölümden dirilme imkânını verdi.
Ancak O, burada da durmadı, bizi daha da yükseğe, başlangıçtaki varış noktamızın olduğu yere, ulaşabileceğimiz en yüksek noktaya çıkarmak istedi: Allah’ın tahtına!
Zira Göğe Yükselişiyle Rab, insan olarak Allah Baba’nın sağına yükseldi ve bize de oraya ulaşmamız için yolu açtı. O, bizim için bizden önce bir öncü olarak oraya girdi; bize yolu açmak ve bir yer hazırlamak için. Yürümemiz gereken yolu Kendisi açtı, her şeyde Kendisi ilk oldu, böylece biz de O’nu takip edelim, O’nu taklit edelim, O’nun yaptıklarını yapalım, “benzeyişe” ulaşalım.
Oradan bize, insan O’nunla birleştiğinde ne kadar yükseğe ulaşabileceğini gösteriyor; bir gün bizim de ne kadar yükseğe çıkabileceğimizi, O’nunla gök tahtına oturabileceğimizi gösteriyor. Orada bizi bekliyor, bizi “ilahlar” yapmak için!
Bu yüzden Aziz Grigorios Palamas bize şu çağrıyı yapar: “Manevî gözlerimizi, gök tahtında olan ve oradan bize seslenen Mesih’imize yükseltelim: ‘Kim bu yüceliğe kavuşmak isterse, hayatımı olabildiğince taklit etsin ve hayatımla size gösterdiğim yolu ve hayat biçimini takip etsin.'”
İsa Mesih’i Taklit Etmek Sonuç Olarak Nedir?
Mesih’in Hayatını İçsel Olarak Yaşamak
Mesih’i taklit etmek, O’nun eylemlerinin basit bir dış kopyası veya onlarla özdeşleşmesi değildir; tam tersine, O’nun hayatındaki olayların “Kutsal Ruh’a dayalı” bir içsel deneyimidir. Bu ne anlama gelir? Mesih’in hayatını, O’nun hayatının bazı özelliklerini dıştan kopyaladığımızda değil, Mesih’in hayatını içsel olarak deneyimlediğimizde taklit ederiz; Kutsal Ruh’un Lütfu ile O’nun bu hayatına ortak olduğumuzda ve Mesih’in erdemlerini yaydığımızda.
Ancak bunun gerçekleşmesi için, daha önceki bölümlerde ayrıntılı olarak gördüğümüz iki temel koşulun olması gerekir. Bunlar nelerdir?
Koşullar
- Kutsal Vaftiz: Mesih’teki Hayata Giriş. Vaftiz olmamış hiç kimse Mesih’i taklit edemez ve Mesih’teki hayatı yaşayamaz. Çünkü Kutsal Vaftiz Sırrı, Mesih’i taklit etmenin ön koşulu ve başlangıcıdır; Mesih’teki hayatın başlangıcıdır. Büyük Vasilios, vaftiz ile insanın Mesih’teki yeni hayata doğduğunu ve Mesih’in hayatının onda parlamaya başladığını yazar. Çünkü o, Mesih’in Kendisini giyinir. Ve Aziz Hrisostomos açıklar ki, insan “Mesih’i giyindikten sonra, O’na benzeme, Mesih ile aynı biçime sahip olma yeteneğini kazanır.”
- Kutsal Komünyon: Mesih ile Birleşme. Hiç kimse, Kutsal Komünyon Sırrı’na katılmadıkça, yani Mesih’in Kendisini içine almadıkça, Mesih’i taklit edemez ve Mesih’teki hayatı yaşayamaz. Çünkü sadece “layık bir şekilde komünyon alan kişi, Lütuf ve pay alma yoluyla Mesih’e benzer olabilir.” Bu yolla “Allah” olabilir. Bu Sır ile imanlılar Mesih’in hayatını içlerinde yaşarlar ve artık O’nun biçimini kazanırlar.
Mesih’i Nasıl Taklit Edebiliriz?
Mesih’in Hayatının Evrelerini Yaşayarak…
Mesih’in hayatının özelliklerini taklit etmek için, onları sadece bilmekle kalmayıp, aynı zamanda yaşamamız gerekir. Bu yüzden Aziz Pederler, Rab’bin hayatındaki olayları, bir Hristiyan’ın Mesih’in manevî olgunluğuna ulaşmak isterse geçmesi gereken manevî durumlarla ilişkilendirirler. Bu nedenle İlahiyatçı Aziz Grigorios, bizi Mesih’in hayatına girmeye ve manevî yolculuğumuzun durakları olarak “O’nun her hareketini taklit etmeye, O’nun tüm yaşlarından, hayatının tüm olaylarından geçmeye” çağırır. Ve bizi teşvik eder: “Mesih’in tüm yaşlarından ve eylemlerinden kusursuzca yürü… Ve sonunda, Mesih ile birlikte çarmıha geril, O’nunla birlikte ölüp, O’nunla birlikte isteyerek mezara in ki, O’nunla birlikte dirilesin, yüceltilesin ve O’nunla birlikte krallık süresin… Mesih nasıl sana benzediyse, sen de Mesih gibi ol.”
Ve Aziz Hrisostomos bize pratik talimatlar verir: “Mesih her yerden senin içinde görünsün. Nasıl görünecek? Eğer O’nun yaptıklarını yaparsan. Mesih ne yaptı? Başını yaslayacak bir yeri yoktu. Sen de bunu taklit etmeye çalış. Bazen arpa ekmeği yerdi… Yolculuk yapması gerektiğinde at kullanmaz, yürürdü ve yorulurdu… Ve O’nun Haç’ta katlandıklarını öğrendikten sonra, sen de bunları taklit etmeye çalış.”
Roma Episkoposu Aziz Klement belirgin bir şekilde şöyle der: “Mesih’i taklit edenler, O’nu tüm güçleriyle taklit ederler. Şiddetle mücadele ederler! Ve böylece Mesih’in sureti içlerinde gerçekten oluşur ve hayatlarının her alanında açığa çıkar: davranışlarında, niyetlerinde, sözlerinde, eylemlerinde, sabırda, cesarette, sağduyuda, iffette, adalette, uzun dayanaklılıkta, kötülüğe katlanmada, dindarlıkta, kutsallıkta, nefsine hakimiyette, imanda, umutta ve Allah’a olan tam sevgilerinde.”
Dolayısıyla, Mesih’i taklit etmek için gözlerini O’na çevirmeli ve O’nun örneğini taklit etmelisin.
Ve daha özel olarak:
- Mesih düşmanlarına bile sevgi gösterdi. Öyleyse sen de komşunu affetmeyi ve tüm dünyayı sevmeyi öğren.
- Mesih alçakgönüllülük gösterdi. Öyleyse sen de şöhret ve tanınma peşinde koşmamayı öğren. Aksine alçakgönüllülükle hayat sür.
- Mesih yoksulluk içinde yaşadı. Öyleyse sen de zenginlik ve rahatlık aramayı bırak.
- Mesih kötülüğe katlanan (kin tutmayan) idi. Öyleyse sen de seni incitenlere karşı hiçbir kin gütmemeyi öğren.
- Mesih bağışlayıcıydı. Tüm düşmanlarını yok edebilecekken, hiçbir zaman kimseden intikam almadı. Öyleyse sen de intikam aramamayı, aksine sana haksızlık edenlere iyilik yapmayı öğren.
- Mesih her şeyde eşsiz bir sabır gösterdi. Öyleyse sen de zorluklarla ve imtihanlarla karşılaştığında dayanmayı ve tepki vermemeyi öğren.
- Her adımında, bir şey yapmak istediğinde, kendine sor: “Mesih bunu yapar mıydı?”
Erdemli Bir Hayat Yaşayarak
“Erdemli bir hayat yaşadığımızda da Mesih’i taklit edebiliriz.” Çünkü “eğer canımız Mesih’i arzuluyorsa, erdem yoluyla, elimizden geldiğince, Mesih’in güzelliğine benzemeliyiz. Hiç kimse, kendisi de ışık gibi parlamadıkça ışıkla birleşemez. Eğer canımız Allah’a uçmak ve Mesih’le birleşmek istiyorsa, üzerindeki her günahtan kurtulmalıdır.” “Ve Allah, O’nun güzelliğine tüm canımızla benzemeyi arzuladığımızı gördüğünde, canımıza benzeşme özelliklerini sunacak, onu çeşitli erdemlerle süsleyecektir.”
Zaten daha önce de söylediğimiz gibi, erdemler doğamızda mevcuttur. Onlar Allah’ın özellikleridir, ilahi suretimizin nitelikleridir. “Erdemler, Allah’ın kendi suretine göre bizi yarattığı için doğamıza yerleştirdiği Allah’ın özellikleridir.” Bu yüzden erdemli hayatı yaşamak, dışımızda olan bir şeyi kazanmak anlamına gelmez, aksine içimizde zaten var olan bir şeyi geliştirmek, ilahi suretimizdeki Allah’a ait özellikleri geliştirmek anlamına gelir. Dolayısıyla erdemli hayatı yaşamak, Allah’ın hayatını yaşamaktır, zira Allah “mutlak erdemdir.”
Ama aynı zamanda Rabbimizin hayatını da taklit ederiz; O, insan olarak da tüm erdemlere en mükemmel derecede sahipti; ve herkes için bir taklit örneği oldu.
Azizlerin Örneklerini Takip Ederek
Ve Aziz Suriyeli Efrem açıklar ki, yanımızdaki aziz insanları taklit ettiğimizde de Mesih’i taklit edebiliriz. Çünkü onlar da Mesih’i taklit edenlerdir. Ve Mesih’i taklit edenler olarak, hayatın modelleri ve göstergeleridirler; çünkü kendi benliklerini öne çıkarmazlar, aksine Mesih’in içlerinde görünmesi için onu yok ederler.
Atılması Gereken Adımlar
Özetle, Mesih’teki hayattaki temel adımları genel hatlarıyla açıklayacağız:
- Ölüm
Mesih’teki hayata giriş, Kutsal Vaftiz Sırrı ile tamamlanır. Ve Kutsal Vaftizimizde izlediğimiz adım, Mesih’le birlikte yaşamak istiyorsak sürekli olarak atmamız gereken adımla aynıdır. Yani Mesih’te yaşarız, Kutsal Vaftiz deneyimlerini hayatımızın tüm yolculuğunda yaşadığımızda. Verdiğimiz sözleri her an onayladığımızda. Her dakika iblisi ve onun işlerini reddettiğimizde. Ve onunla hiçbir ilişkimiz olmadığını eylemlerle kanıtladığımızda. Kutsal Vaftiz ile varlığımızda sır dolu bir şekilde gerçekleşen ölümü deneyimleyerek, eski insanı içimizde sürekli olarak öldürdüğümüzde.
Ve Kutsal Krizmasyon Sırrı ile aldığımız Kutsal Ruh’un lütuflarıyla donanmış olarak, her gün manevî mücadeleye atılırız. Mücadele ederiz, düşeriz ve kalkarız. Allah’a tam bir adanmışlık içinde bir hayat yaşamak için çabalarız. Ve insanlar olarak günaha meyilli olduğumuz ve bazen Kutsal Vaftizimizde verdiğimiz sözleri çiğnediğimiz için, ikinci Vaftiz Sırrı’na, yani Kutsal İtiraf Sırrına sığınırız. Burada her günahtan temizleniriz, ölürüz ve yeniden yaşarız, Mesih’teki hayatta yeni bir başlangıç yaparız.
- Diriliş
Ve böylece Mesih’teki hayatta dirilişimizi tekrar deneyimleriz. Mücadele etmeye ve Allah’ın kutsal iradesine uygun yaşamaya devam ederken, her an Mesih’le birlikte olduğumuzu, sadece O’na ait olduğumuzu onaylarız. Böylece Allah’ın Lütfu bizi sürekli olarak yeniler ve diriltir. Bize kutsal ve manevî deneyimler bahşeder. Sınırları olmayan, asla bitmeyen gerçek hayatı, Mesih’teki hayatı deneyimleme imkânı verir.
- Değişim (Başkalaşım) – İlahileşme (Theosis)
Artık canımızın içinde eski insan değil, Mesih’in Kendisi etkindir. O, düşüncelerimize, sözlerimize, eylemlerimize hükmeder. O, ışığını yayar. Bu yeni hayatta biz yaşamayı bırakırız, ama Mesih’in Kendisi içimizde yaşar. Artık Mesih’in sureti içimizde şekillenir.
Peki Bu Nasıl Olur?
Kilisemizin Kutsal Sırlarının Lütfu içinde yaşadığımızda ve her gün Mesih’in iradesini yerine getirmek için mücadele ettiğimizde, Mesih’i tüm gücümüzle taklit ettiğimizde, Rab’bin sureti içimizde şekillenir. Çünkü Mesih’i kararlı ve doğru bir şekilde taklit etmekle, canımız değişir ve Orijinal’in, yani Mesih’in şeklini alır. Bizim içimizde her şeyi yapan Mesih’tir. Sadece Mesih’le yaşamakla kalmayız, Mesih’in Kendisi içimizde yaşar. O, canımızı ele geçirir ve içimizde her şeyi gerçekleştirir. Mesih bizi yönlendirir ve aklımızı ve kalbimizi yüce ve kutsal olana odaklar. Ve biz şimdiden göklerin hayatını yaşarız.
“Allah’ı çok seven akıl, çok sevdiği O’na doğru ne kadar yükselirse ve O’nun ilahi mükemmelliklerini temaşa ederse, Allah da o kadar yüceliğinden âşık akla iner ve onunla birleşir, onu ilahileştirir ve onu lütuflarıyla doldurur. Böylece, Allah’a doğru olan bu yükselişimizle, Allah’ın aklımızla doğa üstü birleşmesi, seven ile sevilenin, prototip ile suretin birleşmesi gerçekleşir.”
“Ancak Allah’ın doğa üstü mükemmelliklerini akıl, sadece onları temaşa etmekle kalmayıp, aynı zamanda eylemleriyle mümkün olduğunca onları taklit etmeye çalıştığında daha tam ve eksiksiz olarak tadabilir… Böylece, Allah’ın ‘suretine göre’ olan akıl, aynı zamanda Allah’ın ‘benzeyişine göre’ de olur. Ve bu benzeyiş ile akıl, Allah ile birleşebilir, suret aslı ile birleşebilir ve ilahileşebilir. Çünkü hiç kimse, önce Allah’a benzemeden, O’nun ilahi mükemmelliklerini taklit etmeden ve O’nunla birleşmeden ilahileşemez… Akıl, Allah’ın doğal mükemmelliklerini taklit ettiğinde, Allah’ın doğasında olan üstün ve güzel mükemmellikleri içinde şekillenmiş olarak, Lütuf yoluyla dünyevi bir Allah olur.”
SONSÖZ
Seninle Yaşamak İstiyorum!
Seni tanımak ve seni sevmek istiyorum. Seni her şeyden daha çok sevmek istiyorum. Ben de diyebilmek istiyorum: “Sevgilim çarmıha gerildi ve kalbimde yanan başka hiçbir dünyevî sevgi yok.” Senden başka hiçbir şeyi arzu etmemek ve senden başka hiçbir şeyi solumamak istiyorum. Seni sürekli aklımda, silinmez bir mühür gibi hafızamda tutmak istiyorum. Seninle gizli ve sır dolu hayatı yaşamak istiyorum.
Arzu edebileceğim veya düşünebileceğim en büyük şeyi bana bahşettin. Mükemmelliğinin tükenmez zenginliğinden, bana lütuf üstüne lütuf aktardın. Senin adına vaftiz oldum ve sen beni hayata yönlendirdin, beni çocuğun yaptın. Beni Kilisen’e aldın. Beni kutsal yağla yağladın ve bana Kutsal Ruh’un tüm armağanlarını bahşettin. Bana mücadele etme, savaşma gücü verdin. İçimdeki kötü benliğimi öldürme ve senin hayatında dirilme gücü verdin. İçimde her erdemi geliştirme, üzerinde senin özelliklerini taşıma, sana benzeme gücü verdin.
Seninle yaşamak istiyorum, beni senden uzaklaştıran her şeyi düşüncemden ve hayatımdan kovmak istiyorum. Senin emirlerini tutmak, senin yasanı incelemek, her an seninle konuşmak, sesini duymak, varlığının dokunuşunu hissetmek istiyorum.
Ve seni defalarca inkâr edip yanından ayrılmış olsam da, sen tövbe Sırrı’nda yaralarımı her seferinde iyileştiriyorsun ve canımı kutsal Kanınla beyazlatıyorsun. Ve önümde kutsal bir Sofra hazırlıyorsun ki, komünyon alayım, seninle bir olayım, seni içimde yaşayayım.
Benimle kalmanı istiyorum ve ben de sürekli seninle olayım. Seni canımın içinde tutmak, babalık şefkatinin sevinç sıçramalarını, nurunu hissetmek istiyorum. Aklımın ve kalbimin senin sevgine olan esaretini yaşamak istiyorum; asla ondan kaçamayacağım kadar güçlü bir sevgiyi.
“Seninle yaşamak istiyorum, sensiz ise yaşamak istemiyorum.” Seninle yaşamak istiyorum!
“Ya Rab, benimle kal,” “ve ben de daima seninle.” Seninle yaşamak istiyorum!
MARIOS DOMUHÇİS – İLAHİYATÇI&DİLBİLİMCİ SENİNLE YAŞAMAK İSTİYORUM


