/ Azizler ve din adamlarımız hakkında tanıklıklar / Kilisemizin Hekim Azizleri ve ruhun ӧlümsüzlüğü

Kilisemizin Hekim Azizleri ve ruhun ӧlümsüzlüğü

Bugün, Hekim ve İncil Yazarı Aziz Luka’yı ve Kilisemizin bütün hekim azizlerini anıyoruz.

Peki, Kilisemiz hekim azizleri neden özellikle onurlandırır? Yalnızca insanlığa büyük hizmetlerde bulundukları için mi? Elbette hayır. Öğretmenler, rahipler ve daha pek çok kişi de büyük hizmetlerde bulunur. Ancak hekimlerin özel ve eşsiz bir yönü vardır: Onlar, Tanrı’nın birer sureti ve benzeridirler.

Çünkü ilk hekim, ilk ameliyatı, ilk organ naklini ve ilk anesteziyi gerçekleştiren bizzat Tanrı’nın Kendisi’dir. Tanrı, Havva’yı yaratmak üzere Âdem’i derin bir uykuya daldırmıştır.

Kilisemizin çok sayıda tanınmış hekim azizi olduğu gibi, adlarını bilmediğimiz sayısız hekim azizi de vardır. Bunların önemli bir kısmı Anadolu topraklarından gelmektedir. Büyük Şehit Aziz Panteleimon, Aziz Hermolaos, Aziz Kosmas ve Damianos ile İncil Yazarı Aziz Luka bunlardan bazılarıdır. Bu azizlerin birçoğu Antakya ve çevresindeki bölgelerle ilişkilidir. Elbette bunların dışında da pek çok hekim azizimiz vardır.

Hekim azizlerin, inançsız hekimlerden ayrıldıkları bir başka önemli özellikleri daha vardır. Onlar insanı yalnızca biyolojik bir organizma, yani bir gün ölecek olan canlı bir beden olarak görmezler. İnsanı, maddi bir bedene ve ölümsüz bir ruha sahip bir varlık olarak değerlendirirler. Çünkü beden ve ruh, birbirleriyle sürekli etkileşim hâlindedir.

Bugünkü bayram vesilesiyle, insanın bu ikili tabiatı hakkında bazı temel dogmatik bilgileri ele almak istiyoruz. İnsan, fani bir bedene ve ölümsüz bir ruha sahiptir.

Bu konu son derece ilgi çekicidir. Çünkü bazı insanlar bütün dikkatlerini bedenlerine yöneltmekte, bedenlerini adeta tanrılaştırmaktadırlar. Güzellikleri, kozmetik ürünlerini ve dış görünüşlerini önemserken ruhlarını tamamen ihmal edebilmektedirler.

Öte yandan Budizm gibi bazı dinî geleneklerde beden küçümsenmekte ve kimi yorumlarda ruhun bir hapishanesi olarak görülmektedir.

Peki, Ortodoks inancı, genel olarak Kilise ve Hristiyanlık, beden ile ruh arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirir?

Bugün bu konu üzerinde duracağız.

Yunanistan’da yanlış olduğunu düşündüğüm bir atasözü vardır. Şöyle deriz: “Her şeyden önce sağlık.”

Oysa burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor. Her şeyden önce beden sağlığı değil, ruh sağlığı gelir. Neden mi? Çünkü beden sağlıklı olsa bile ruh sağlıklı değilse, bunun etkileri bedende de görülebilir. Ruh, bedene hayat veren unsurdur; bedenin sağlığı da ruhun durumuyla yakından ilişkilidir.

  1. Beden ve ruh arasındaki fark

Öncelikle, beden ile ruh arasındaki farkı anlayabilmek için birkaç basit noktaya değinelim.

Bedenimiz maddi dünyayla, yani hayvanlarla ortak özellikler taşır. Ruhumuz ise manevi dünyayla, yani meleklerle yakınlık gösterir.

Elbette Tanrı, ilk insanlar olan Âdem ile Havva’yı bugünkü durumumuzda yaratmamıştı. Onların bedenleri de ruhları da başlangıçta ölümsüzlükle donatılmıştı. Yıpranma, yaşlanma, hastalık ve ölüm yoktu.

İlk insanın bedeni aynı zamanda tutkulara ve günaha eğilimli değildi. Başka bir deyişle, Âdem ile Havva hem ruhsal hem de bedensel bakımdan günahsız bir durumda bulunuyorlardı.

Ancak Âdem ile Havva Tanrı’yı reddedip O’ndan uzaklaştıklarında, insan ilahî lütuf ve güçten yoksun kaldı. Bunun sonucunda hem ruhumuz hem de bedenimiz hastalığa, bozulmaya ve ölüme açık hâle geldi.

Bunu anlamak için daha önce de kullandığımız cep telefonu örneğini yeniden ele alalım.

Bir cep telefonunun çalışabilmesi için bataryaya ihtiyacı vardır. Ancak bataryanın da enerjiyle şarj edilmesi gerekir. Nasıl ki cep telefonu veya herhangi bir elektronik cihaz çalışabilmek için enerjiye ihtiyaç duyuyorsa, insanın da sağlıklı bir şekilde yaşayabilmesi için ilahî lütufla güç kazanmış bir ruha ihtiyacı vardır.

Peki, ruh nasıl şarj olur?

Tanrı’nın lütfuyla, yani ilahî inayet ve güç sayesinde.

Tanrı’dan uzak kaldığımızda, şarjı bitmiş bir cep telefonu gibi güçsüz kalırız. İşlevlerimiz bozulur ve çürümeye, sonunda da ölüme doğru ilerleriz.

Cep telefonu örneği, başka bir noktayı daha anlamamıza yardımcı olur.

Bir cep telefonunun bataryası yüzde sıfıra ulaştığında telefon artık çalışmaz. Ancak insanın, yani insan bedeninin ve ruhunun varlığı hiçbir zaman bütünüyle yokluğa dönüşmez. En azından asgari düzeyde bir ilahî lütuf sayesinde varlığımızı sürdürürüz.

Neden? Çünkü en küçük bir ilahî destek bile olmasaydı, varlığımızı sürdüremezdik.

Peki, yaşamamızı ve tamamen yok olmamamızı sağlayan bu ilahî lütfa ne ad verilir?

Buna hayat verici lütuf denir.

Bu lütuf, vaftiz olmamış insanlarda da bulunur. Melekler ve cinler de dâhil olmak üzere yaratılmış bütün varlıklar, varlıklarını sürdürebilmek için Tanrı’nın bu koruyucu ve var edici gücüne muhtaçtır. Burada söz konusu olan, varlığın devamını sağlayan asgari ilahî lütuftur.

Ancak insan vaftiz olduğunda yalnızca hayat verici lütfa sahip olmakla kalmaz; Kilise’nin öğrettiği üzere, ilahî lütufla yeni bir yaşama çağrılır.

Bu süreçte ilk aşama, insanı arındıran arındırıcı lütuf olarak ifade edilir. Ardından insanın Tanrı’yla birlik içinde kutsallaşmasını sağlayan kutsallaştırıcı lütuf gelir. İnsan Tanrı’yla birlik yolunda ilerledikçe, ilahî lütfun dönüştürücü etkisiyle tanrılaşmaya, yani theosis denilen sürece yönelir.

Tanrı’yla birliğin bu en yüksek noktasında insan, bütün varlığıyla ilahî lütfa açılır ve Tanrı’nın yaşamına katılır. Elbette bu, insanın Tanrı’nın özü hâline gelmesi değil, O’nun lütfuyla kutsallaşmasıdır.

İnsanın yalnızca varlığını sürdürebilmesi için ilahî lütfa muhtaç olması başka, Tanrı’nın suretine uygun bir yaşam sürmesi ve O’nunla birlik içinde olması başkadır.

İnsan Tanrı’yla ne kadar çok birleşirse, o kadar çok arınır, kutsallaşır ve tanrılaşma yolunda ilerler.

Peki, bu nasıl gerçekleşir? Şarj prizi nerededir? İnsan ilahî lütfu nereden alır?

Bir cep telefonu enerjisini elektrik prizinden alır. Kilise içinde insan da ilahî lütfa öncelikle Kilise’nin kutsal gizemleri aracılığıyla kavuşur.

Bunların başında Vaftiz gelir. Ardından Kutsal Mühürleme, yani Kutsal Mürun ile Mühürleme, Kutsal Komünyon ve Kilisemizin diğer kutsal gizemleri gelir.

İnsan, bunlar aracılığıyla ilahî lütfu alır. Elbette dua etmek ve Kutsal Yazıları okumak da insanı Tanrı’ya yaklaştırır ve ilahî lütfu tecrübe etmesine yardımcı olur. Ancak Kilise’nin sakramental yaşamı, insanın ilahî lütufla birleşmesinde temel bir yere sahiptir.

  1. Beden ve ruh birbirini nasıl etkiler?

İnsanın bu iki unsuru, yani bedeni ve ruhu, sürekli etkileşim içindedir.

Başka bir deyişle, yaptığımız hiçbir şeyi yalnızca bedenimizle ya da yalnızca ruhumuzla gerçekleştirmeyiz. Ne yaparsak yapalım, ruhumuz bedenimizi, bedenimiz de ruhumuzu etkiler.

Günah işlediğimizde ruhumuz acı çeker. Kötü bir şey yaptığımızda içimizde sıkıntı duyarız. İyi bir şey yaptığımızda ise ruhumuz sevinçle dolar.

Bunun tersi de geçerlidir. Kötü bir şey düşündüğümüzde veya yoğun bir kaygı yaşadığımızda bedenimiz de bundan etkilenebilir.

Bazen “Kaygı bedensel belirtilere dönüştü” deriz. Peki, bu ne anlama gelir?

Psikosomatik rahatsızlıklar da bu ilişkiyi anlamamıza yardımcı olur. İnsan bazen yaşadığı ruhsal sıkıntılar nedeniyle bedensel acılar ve çeşitli belirtiler yaşayabilir.

Demek ki yalnızca ruhumuz değil, bedenimiz de etkilenir. Çünkü beden ve ruh, birbirleriyle karşılıklı etkileşim içindedir.

  1. Bedenin ve ruhun değeri

Peki, ruhun değeri nedir? Bedenin değeri nedir?

Elbette ruhun değeri büyüktür. Ancak bu, bedenin değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, insan bedeni de son derece değerlidir.

Neden?

Çünkü beden yalnızca Tanrı tarafından yaratılmakla kalmamış, Tanrı’nın Oğlu da insan bedenini üzerine almıştır. Tanrı insan olmuş, bedenimizi onurlandırmış ve kutsamıştır. Mesih bu bedenle dirilmiş, göğe yükselmiş ve göklerde yüceltilmiştir.

Dolayısıyla Rabbimiz Mesih, insan bedenini şimdi de göklerde taşımaktadır.

Peki, gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanlar arasında en güzel yüze sahip olan kimdir?

Rabbimiz Mesih.

Neden? Çünkü Tanrı’nın insan için tasarladığı kusursuz insanlık, Mesih’te bütünüyle açığa çıkmıştır. Mesih hem ruhu hem de bedeni bakımından kusursuz insandır; aynı zamanda kusursuz Tanrı’dır.

Kadınlar arasında ise en güzel olan Panagia’mız, yani Meryem Ana’dır.

Neden? Çünkü hem Rabbimiz Mesih’te hem de Panagia’mızda ruhsal güzellik ile bedensel güzellik birbiriyle uyum içindedir.

Diğer insanlarda ise durum farklı olabilir. Bir insan dış görünüşü bakımından son derece güzel olabilir; ancak kötü bir karaktere sahip olabilir, hatta suç işleyebilir. Başka bir insan ise dış görünüş bakımından güzel bulunmayabilir ama bir aziz olabilir.

Demek ki bu dünyada ruhsal güzellik ile bedensel güzellik her zaman örtüşmez.

Ancak azizlerin öğretilerinde ifade edildiği üzere, ölümden sonra dirilişimizde bedenimiz ruhumuzun özelliklerini yansıtacaktır.

Yani burada kötü bir yaşam süren bir insanın dış görünüşü ne kadar güzel olursa olsun, ruhsal durumunun çirkinliği ahirette ortaya çıkacaktır. Buna karşılık, bu dünyada dış görünüşü güzel bulunmayan bir insan, Tanrı’nın lütfuyla ruhsal güzelliğinin açığa çıktığı bir yüceliğe erişebilir.

Başka bir deyişle, ahirette bedenimiz ruhumuzun niteliğini ve karakterini yansıtacaktır.

Öyleyse sonsuza dek güzel olmak istiyorsak, yalnızca kozmetik ürünlere yönelmemeliyiz. Bunlar bizi bir gün, iki gün veya bir süre için daha güzel gösterebilir.

Peki, sonsuza dek güzel olmak istiyor muyuz?

O hâlde her şeyden önce ruhumuzun güzelliğine önem vermeliyiz.

  1. Ölüm, diriliş ve sonsuz yaşam

Artık bir sonuca varalım.

Hepimiz bir gün öleceğiz. Öldüğümüzde bedenimiz ile ruhumuz birbirinden ayrılacaktır.

Bedenimiz mezarda çürüyüp toprağa karışacaktır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bedenimiz fani bir hâle gelmiştir. Ancak ruhumuz ölümsüzdür.

Dolayısıyla bedenen ölen insanların ruhları var olmaya devam eder. Ruhun ölümden sonraki durumu, bedenin ölümünden farklıdır.

Bir gün, Mesih’in İkinci Gelişi’nde, ruh yeniden bedenle birleşecektir. Beden de diriltilecektir.

Bunun nasıl gerçekleşeceğini başka bir zaman ele alabiliriz. Çünkü bu konu oldukça kapsamlıdır ve ayrıntılı bir açıklama gerektirir.

Böylece bedenimiz ile ruhumuz yeniden birleşecek ve Tanrı’yla birlikte olmayı başarabilirsek, O’nun huzurunda, cennette bulunacağız.

Son olarak bir noktaya daha değinmek istiyorum. Ardından sorularınızı alabiliriz.

Dirilişten sonra bedenlerimiz nasıl olacaktır?

Kilise’nin diriliş ve gelecek yaşam hakkındaki öğretisine göre, dirilmiş bedenlerimiz şimdiki dünyada yaşadığımız hastalık, bozulma ve eksikliklere tabi olmayacaktır.

Felçli, kör veya sağır olan; bacaklarını ya da kollarını kaybetmiş bulunan insanlar, dirilişte bu eksikliklerle sınırlı kalmayacaklardır. Aynı şekilde, bebeklikten yaşlılığa kadar hayatın farklı dönemlerinde ölmüş olan herkes, dirilişte Tanrı’nın insan için öngördüğü yetkinliğe kavuşacaktır.

Dirilişten sonra hepimiz, Mesih’in dolgunluk ölçüsüne erişmiş insanlığını yansıtan bir yetkinliğe ulaşacağız. Geleneksel bir ifadeyle, Mesih’in yeryüzündeki hayatının olgunluk dönemini hatırlatan otuz üç yaşındaki hâli örnek gösterilir.

Bedenlerimiz eksiksiz ve kusursuz olacak; yiyeceğe ve uykuya ihtiyaç duymayacak, hastalık ve acı çekmeyeceğiz.

Ve son olarak, bedenlerimiz ruhumuzun güzelliğini ya da çirkinliğini yansıtacaktır.

Öyleyse asıl meselemiz yalnızca bedenimizi güzelleştirmek değil, ruhumuzu da güzelleştirmektir. Çünkü sonsuz yaşamda gerçek güzelliğimiz, Tanrı’yla olan ilişkimizde ve O’nun lütfuyla dönüşen iç dünyamızda ortaya çıkacaktır.

 

 

 

 

 

Kilisemizin Hekim Azizleri ve ruhun ӧlümsüzlüğü