/ Pazar Vaazlarι / Dünyanın nuru

Dünyanın nuru

Kutsal Kilisemiz bugün, IV. Ekümenik Konsil’in Aziz Babalarını yâd etmektedir. Onlar, Ortodoks İmanımızın taviz vermeyen büyük mücahitleri olarak iman hakikatini açık ve sarsılmaz bir şekilde ilan etmişlerdir: Rabbimiz İsa Mesih, biri ilâhî, diğeri beşerî olmak üzere iki tabiata sahiptir. Bu iki tabiat, O’nun tek şahsında “değişmeden, karışmadan, ayrılmadan ve bölünmeden” birleşmiştir.

Aziz Babaların yortusunda okunan bugünkü Kutsal İncil bölümü, yalnızca onların lekesiz ve saf imanının değil, aynı zamanda nurlu ve kutsal hayatlarının da en güzel tasvirlerinden biridir.

 

  1. IŞIK SAÇMAK MI, GÖSTERİŞ Mİ?

Rabbimiz buyuruyor ki, her Hristiyan dünyanın nurudur. Çünkü onun görevi, kendi hayatındaki aydınlık örnekle günahın karanlığında yaşayan insanlara ışık olmaktır.

Rab devamla şöyle buyurur: İnsanlar kandili yakıp onu bir ölçeğin altına gizlemezler; aksine onu kandilliğin üzerine koyarlar ki evde bulunan herkes ondan ışık alsın. Aynı şekilde Rab, faziletimizin ışığının insanlar önünde parlamasını ister; öyle ki insanlar iyi işlerimizi görerek Göklerdeki Babamız olan Allah’ı yüceltsinler.

Fakat Rabbimizin bu sözlerini okuyan bazı Hristiyanlar şu soruyu sorarlar:

“Acaba böyle yapmakla, insanlar tarafından görülmek için iyilik yapan Ferisîler gibi mi olacağız? Dünyanın nuru olmak ne demektir?”

Elbette Rabbimiz bizden Ferisîler gibi davranmamızı, faziletlerimizi sergilememizi istememektedir. Rab gösterişi hiç teşvik eder mi? Asla.

Çünkü O bizden, insanları kendi ışığımızla aydınlatmamızı istemez. Bizim taşıdığımız ışık bize ait değildir; içimizde parlayan Mesih’in nurudur. İşte insanlara yansıtmamız gereken de bu nurdur. Böylece yüceltilen biz değil, Allah olur.

Zira hiçbir Hristiyanın kendisine ait bir nuru yoktur. Sahip olduğumuz her iyilik, işlediğimiz bütün güzel ameller bizim başarımız değildir; hepsi Allah’ın İlahi Lütfu sayesinde gerçekleşmektedir. Biz imanlıların tamamı, batmayan İlâhî Nur’un ışığını yansıtan kandiller gibiyiz.

Mesih’in bu nuru, çoğu zaman biz farkında bile olmadan, onu göstermeye çalışmadan hayatımızdan kendiliğinden yayılır. Çünkü bulunduğumuz konum bunu gerektirir.

Rab şöyle buyurur:

“Her Hristiyan, dağın üzerine kurulmuş bir şehir gibidir.”

Böyle bir şehir nasıl gizlenemezse, Hristiyanın hayatı da gizlenemez. İstese de istemese de herkes onu görür. Nereye giderse gitsin, hayatı insanların gözleri önündedir.

İşte Rabbimizin bizden istediği de budur: Günahlarımızla O’nun nurunu söndürmeyelim; insanlara ışık olmak yerine onlara tökezleme sebebi olmayalım.

Çünkü Mesih’in nurunu ruhlarımızda daima yanar halde tuttuğumuzda, O’nun emirlerini hayatımıza uyguladığımızda, karakterimizle, davranışlarımızla ve insanlarla olan ilişkilerimizle, bunu özellikle istemesek bile, karanlıkla örtülmüş çağımızda Mesih’i görünür kılmış oluruz.

Hayatımız temiz, sözlerimiz doğru ve güvenilir olduğunda, yaşamımız kendiliğinden ışık saçar. Çünkü insanı gerçekten parlak kılan şey, dış görünüşü değil, Mesih’teki hayatın ruhsal aydınlığıdır.

Bu sebeple Aziz Pederler de yalnızca doğru öğretiyi savunmakla kalmamışlar; yaşadıkları kutsal hayatla da dünyanın nuru olmuşlardır. Onların sözleri kadar hayatları da Mesih’i ilan etmiş, bu yüzden Kilise onları bugün büyük bir saygı ve minnetle anmaktadır.

Βεβαίως. Από εδώ και στο εξής θα χρησιμοποιώ Aziz Pederler αντί για Aziz Babalar, όπως προτιμάς.

  1. TERBİYEDEN KEMÂLE

Kutsal İncil’in devamında Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Sanmayın ki Ben, Musa’nın Şeriatını yahut Peygamberlerin öğretişini ortadan kaldırmak için geldim. Ben onları kaldırmaya değil, tamamlamaya ve size mükemmel hâliyle teslim etmeye geldim.”

Bu sözleriyle Rabbimiz, Kendi ilahî kanununun Eski Ahit’teki şeriattan mukayese edilemeyecek kadar yüce olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Peki bunu nasıl anlıyoruz?

İki kanun arasındaki en temel fark şudur: Musa’nın Şeriatı, günahın dışa vurulan fiillerini yasaklıyordu; oysa Mesih, emirlerini günahın köküne, yani onu doğuran sebeplere ve vesilelere yöneltmektedir.

Bunu daha iyi anlayabilmek için basit bir örnek verelim.

Eski Ahit’in kanunu öldürmeyi yasaklamıştır. Fakat Rabbimiz, öldürmenin sebebi olan öfkeyi yasaklamaktadır.

İşte Mesih, bütün diğer günahlarda da aynı yolu izlemektedir. O, günahın meyvesine değil, köküne darbe vurur. Tedavi edici olmaktan önce önleyici davranır. İnsanın ruhunun derinliklerine; arzularına, niyetlerine, düşüncelerine ve iç eğilimlerine yönelir. Çünkü bütün günahlar önce orada doğar.

Bu sebeple Rabbimiz bizden yalnızca bazı emirleri şeklen yerine getirmemizi ve günahın dış görünüşünden kaçınmamızı istemez. Bizden istediği, günahı içimizde bir eğilim ve bir tutku olarak yenmemizdir.

Bunun da ötesinde Rabbimiz, sadece günahın sebeplerini kınamakla kalmaz; onların yerine geçmesi gereken erdemlerin yüceliğini de bize gösterir.

O, yalnızca yasaklar koymaz; aynı zamanda bize Mesih’teki mutluluğun ve kutsallığın yolunu da öğretir.

Meselâ bizden yalnızca öfkeden uzak durmamızı istemez; yumuşak huyluluğu över ve onun mükâfatını da bildirir:

“Ne mutlu yumuşak huylu olanlara; çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklardır.”

Son olarak Rabbimiz, insanlığın daha önce hiç işitmediği ilahî hakikatleri açıklamaktadır. Her insanı fazilet ve kutsallığın doruklarına, kemâl, gerçek özgürlük ve sevgi hayatına yükseltmektedir.

İnsanı yalnızca iyi ve erdemli biri hâline getirmekle yetinmez; onu İlahi Lütuf sayesinde ilahlaştırır (theosis’e eriştirir), Allah’ın evladı ve lütufla ilahî hayata ortak kılar.

İşte Rabbimizin öğretisinin mükemmelliği budur.

Ne büyük bir kayıptır ki Allah bizi böylesine erişilmez yüksekliklere çağırırken, biz çoğu zaman aşağıda kalmayı tercih ediyoruz.

Öyleyse zihnimiz ve yüreğimiz daima yukarıda olsun. Yüksek olanı arayalım. Çünkü bizim gerçek vatanımız yukarıdadır; biz göksel hayata aitiz. Amen.

 

 

Dünyanın nuru