/ Pazar Vaazlarι / Yaşam sofrası

Yaşam sofrası

  1. YEMEK VAKTİ: KUTSAL BİR AN

Rabbimiz, bir süre dinlenebilmek için öğrencileriyle birlikte ıssız bir yere çekilmişti. Fakat insanlar O’nun nerede olduğunu öğrenince, sayısız kalabalık büyük bir özlemle O’nun yanına koştu. Kimileri hastalarını getiriyor, O da onları iyileştiriyordu. Herkes, saatler boyunca O’nun ilahî öğretisini büyük bir dikkat ve hayranlıkla dinliyordu. Mesih’in kutsal huzuruna öylesine kapılmışlardı ki, zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler; akşam olmak üzereydi. Bütün gün hiçbir şey yememişlerdi, ama hiç kimse O’nun yanından ayrılmak istemiyordu.

Bunun üzerine öğrenciler Rabbimize yaklaşıp şöyle dediler:

“Rab, burası ıssız bir yer ve vakit de ilerledi. Kalabalığı gönder de çevredeki köylere gidip kendilerine yiyecek alsınlar.” (Matta 14:15)

Fakat Rabbimiz onlara şöyle cevap verdi:

“Gitmelerine gerek yok. Siz onlara yiyecek verin.” (Matta 14:16)

Öğrenciler şaşkına döndüler. Bu kadar büyük kalabalığı nasıl doyurabilirlerdi? Yanlarında sadece beş ekmek ve iki balık vardı.

Rabbimiz onlara şöyle buyurdu:

“Elinizde olan ekmekleri ve balıkları Bana getirin.” (Matta 14:18)

Sonra halkın çimenlerin üzerine düzenli gruplar hâlinde oturmasını istedi. Böylece yiyecekler düzen ve sükûnet içinde dağıtılacaktı.

Ardından Rabbimiz beş ekmeği ve iki balığı ellerine aldı, gözlerini göğe kaldırdı, Baba’ya şükretti, bereket diledi ve ekmekleri bölerek öğrencilerine verdi; öğrenciler de onları halka dağıttılar. (Matta 14:19)

Bu olaydan açıkça anlıyoruz ki Rabbimiz, yemek vaktinde nasıl bir düzen ve ruh hâli içinde bulunmamız gerektiğini de bize öğretmektedir.

Bizler de yemeğimizi vakar, huzur ve düzen içinde yemeliyiz. Aceleyle, sabırsızlıkla ve telaşla değil.

Sofraya oturmadan önce gözlerimizi biz de Yaratıcımız olan Allah’a çevirmeli; bize bağışladığı nimetler için O’na şükretmeli ve yiyeceklerimizi bereketlemesini dilemeliyiz.

Nerede olursak olalım, soframızın başında önce dua gelmelidir. Ancak bu dua alışkanlık gereği, sadece şeklen veya aceleyle yapılan bir dua olmamalıdır. İçtenlikle, bilinçle ve imanla yapılan gerçek bir şükür duası olmalıdır.

Şunu da hiçbir zaman unutmayalım ki Rabbimiz soframızın görünmez Misafiridir. Bizi bereketleyen, önümüze gelen her nimeti bize bağışlayan O’dur.

Sofranın kutsal bir yer olduğunu yeniden hatırlamalıyız. Sofra; tartışma, kırgınlık, şikâyet ve gerginlik yeri değildir.

Bu sebeple yemek sırasında televizyonun ve radyonun kapalı olması faydalıdır. Çünkü yemek vakti, bütün ailenin —mümkün olduğunca, hiç değilse pazar günleri— bir araya geldiği kutsal bir vakittir.

Bu vakit, aile fertlerini birbirine daha da yaklaştıran; konuşmanın, paylaşmanın, barışın ve sevginin yaşandığı bereketli bir zamandır.

Ve hep birlikte Rabbimizi yüceltmeliyiz. Çünkü bize sahip olduğumuz her nimeti veren O’dur; hiçbir iyiliği bizden esirgemez. Nitekim bugünkü Kutsal İncil’de de çölde bulunan kalabalıkları aç bırakmamış, hepsini bol bol doyurmuştur. (Matta 14:20-21)

  1. GIDA MI, YOKSA OBFURLUK MU?

Gerçekleşen mucize gerçekten eşsiz ve hayret vericiydi. Rabbimiz ekmekleri ve balıkları durmadan dağıtıyor, fakat yiyecekler hiç tükenmiyordu. Ekmekler de balıklar da eksilmiyordu. Herkes yedi ve doydu. Yalnızca erkeklerin sayısı beş bin kadardı; bunun dışında çok sayıda kadın ve çocuk da vardı. Issız bir yerde adeta koca bir şehir doyurulmuştu. Üstelik artanlar da kaldı. Öğrenciler artan parçaları topladılar ve on iki sepet doldurdular. (Matta 14:20-21)

Beş ekmek ve iki balığın çoğaltılması mucizesi, gerçekte Allah’ın bütün insanlığı her gün nasıl besleyip yaşattığını gösteren canlı bir tablodur.

O bize her gün gündelik ekmeğimizi ve ihtiyaç duyduğumuz bütün nimetleri bolca ve cömertçe vermektedir. Öyle ki yalnızca ihtiyaçlarımız karşılanmakla kalmaz, çoğu zaman nimetler artar bile.

Bugün dünyanın bazı yoksul bölgelerinde milyonlarca insan açlık çekmektedir. Fakat bunun sebebi, yeryüzünde yiyecek ve nimetlerin yetersiz olması değildir. Asıl sebep, zengin toplumların bencilliği, açgözlülüğü ve adaletsiz paylaşımıdır. Eğer Allah’ın yeryüzüne verdiği nimetler adaletle paylaşılsaydı, bütün insanlar bolluk içinde yaşayabilir ve kimse aç kalmazdı.

İşte bunun için Rabbimize, bize her gün bağışladığı bütün nimetler için daima şükretmeyi öğrenmeliyiz. İlahi Takdir’in bu büyük mucizesini takdir etmeli, onu küçümsememeli ve değersiz saymamalıyız.

Fakat aynı zamanda çağımızın maddeci ve tüketimci anlayışına da kapılmamalıyız. Günümüzde birçok insan yaşamak için yemek yemiyor; yemek yemek için yaşıyor.

Bu zihniyet bizi de etkileyebiliyor. İhtiyacımız olmayan pahalı ve lüks şeyleri doymazcasına arzuluyor, bir gün önceki yemekleri çöpe atıyor, oysa dünyanın başka yerlerinde insanlar açlıktan hayat mücadelesi veriyor.

Bu yüzden düşünce tarzımızı değiştirmemiz gerekir.

Yediğimiz her lokmanın Allah’ın bereketi olduğunu idrak etmeli; onu küçümsememeli ve sebepsiz yere israf etmemeliyiz.

Çünkü gıda bize oburluğumuzu tatmin etmek için değil, hayatımızı sürdürmek için verilmiştir.

Aynı zamanda, elimizdeki nimetleri ihtiyaç sahipleriyle paylaşmayı öğrenmemiz için verilmiştir.

Sonuç olarak, yiyecek bize üç amaç için emanet edilmiştir:

  • hayatımızı sürdürebilmemiz için,
  • ihtiyaç içinde olan kardeşlerimize yardım edebilmemiz için,
  • ve bütün bunlar aracılığıyla Allah’ın yüceltilmesi için.

 

 

Yaşam sofrası