Bağ kiracıları benzetmesi
“Allah’ın Egemenliği sizden alınacak ve onun meyvelerini yetiştiren bir ulusa verilecektir.”
Bugünkü İncil okuması bizi Kutsal Pazartesi gününe götürüyor. Rab, Lazarus’un evinde geceyi geçirdiği Beytanya’dan Yeruşalim’e doğru yola çıkıyor. Öğrencileri ve büyük bir kalabalık O’nun ardından gidiyor. Rab, Tapınağa doğru ilerlerken başkâhinleri ve ileri gelenleri görüyor; onların yüreklerinin katılığını kınıyor ve onlara bağ kiracıları benzetmesini anlatıyor.
Başkâhinler ve Ferisiler öfkeleniyorlar ve Rab’bi tutuklamaya çalışıyorlar. Çünkü bu meseli kendileri için anlattığını anlıyorlar. Rab bu meselle onlara Allah’nın İsrail’e yaptığı iyilikleri ve onların nankörlüğünü hatırlatıyor. Ayrıca Allah’nın lütfunu kaybedeceklerini ve bu lütfun başkalarına verileceğini önceden bildiriyor.
Öyleyse bu kutsal saatte biz de şuna bakalım:
Allah İsrailoğullarına hangi nimetleri vermişti, onlar nasıl karşılık verdiler; Allah bize neler verdi ve bizim O’na karşılığımız nasıl olmalıdır?
Çünkü Rab’bin uyarısı açıktır:
“Allah’ın Egemenliği sizden alınacak ve onun meyvelerini yetiştiren bir ulusa verilecektir.”
Göğün sonsuz Allah’ı, bütün evrenin sahibi ve efendisi, Rab’bin sözleriyle, yeryüzünde bir bağ dikti. İlk Kilisesini, Eski Ahit’in Kilisesini, İsrail’in Kilisesini kurdu.
Allah bu halkı diğer bütün halklardan daha fazla onurlandırdı. Onlara her şeyi verdi ki kendisine ait, seçilmiş bir halk ve kutsal bir ulus olsunlar. İsrailoğullarını Mısır’ın acımasız köleliğinden kurtardı. Onları Kızıldeniz’in derinliklerinden geçirdi. Sina Dağı’nda onlara kendi ilahî Yasasını verdi. Onları çölde man ile besledi. Bulutla onları yakıcı sıcaktan korudu. Onları Kenan diyarına yerleştirdi.
Allah Yeruşalim’de, Yahudilerin orada tek Allah’a ibadet etmeleri için bir sunak ve bir Tapınak yaptırdı. Ve bağını bağcılara, yani başkâhinlere ve yöneticilerine teslim etti ki onu işletsinler ve erdemin meyvelerini yetiştirsinler.
Allah yüzyıllar boyunca bekledi, meyveleri görmek istedi. Fakat meyve görmedi. Bu nedenle çeşitli dönemlerde kendi peygamberlerini gönderdi. Bağcıları hemen cezalandırmadı; peygamberlerin ağzından onlara görevlerini, yani erdemin meyvelerini vermeleri gerektiğini hatırlattı.
Fakat bağcılar peygamberleri Allah’ın gönderdiği elçiler olarak kabul etmek yerine onları düşman olarak gördüler. Onlardan nefret ettiler, onları küçümsediler, hakaret ettiler, zulmettiler ve öldürdüler.
Allah, İsrail’i tövbeye yöneltmek için bütün yolları denedikten sonra, “oğlunu onlara gönderdi”.
“Allah dünyayı o kadar sevdi ki biricik Oğlu’nu verdi.”
Allah insan oldu ve insanlar arasında dolaşarak iyilik yaptı ve hastaları iyileştirdi. Artık “körler görüyor, topallar yürüyor, cüzamlılar temizleniyor, sağırlar işitiyor, ölüler diriliyor ve yoksullara Müjde veriliyor.”
Rab eşsiz mucizeler gerçekleştirdi. Allah’ın Egemenliği’nin sırlarını ilahî bilgelik ve güçle ilan etti.
Fakat “Kendi yurduna geldi, ama kendi halkı O’nu kabul etmedi.”
Aksine, “Oğlu gördüklerinde kendi aralarında şöyle dediler: Gelin, O’nu öldürelim.”
Ve Mesih’i en korkunç işkence ve ölüm olan çarmıha götürdüler.
Peki kimi çarmıha gerdiler?
Bağın asıl sahibini, kutsalların Kutsalı’nı, kendilerine iyilik yapan Rab’bi.
Rab onlara kutsal bir yakınmayla şöyle diyor:
“Ey halkım, sana ne yaptım ve sana ne verdim de karşılığında bunu yaptın? Sana man verdim, bana safra verdin; sana su verdim, bana sirke verdin; seni sevmeme karşılık beni çarmıha gerdin.”
“Neden O’nu çarmıha gerdiler?” diye soruyor kutsal Hrisostomos. “Onları sevdiği ve insan olduğu için mi? Onlara bunca iyilik ve mucize yaptığı için mi? Büyük günahlarını bağışladığı için mi?”
Neden?
Çünkü O’nun yüceliğini görmeye dayanamıyorlardı. Halkın O’na hayran olduğunu ve O’nu kral olarak karşıladığını görüyorlardı. Böylece kendi kötülükleri ortaya çıkıyordu.
Bu nedenle Rab Yeruşalim’e doğru ilerlerken şehri görünce ağladı ve şöyle dedi:
“Yeruşalim, Yeruşalim! Peygamberleri öldüren ve kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim! Çocuklarını kaç kez bir araya toplamak istedim, ama siz istemediniz. İşte, eviniz size ıssız bırakılıyor.”
Böylece Allah lütfunu eski İsrail’den aldı. Ve korkunç felaketin ortaya çıkması uzun sürmedi.
MS 70 yılında Roma lejyonları Yeruşalim’i kuşattı ve tarihin benzerini görmediği büyük bir yıkıma girişti. 33.000 Yahudi çarmıha gerildi ve 1.000.000 kişi katledildi. Görkemli Tapınak yakıldı ve temellerine kadar yıkıldı. Şehir tamamen harap edildi ve yerle bir edildi. Sayısız Yahudi Roma ve İskenderiye köle pazarlarında satıldı. Geri kalanlar ise 19 yüzyıl boyunca dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Vatanlarını, imanlarını, ruhbanlıklarını ve Tapınaklarını kaybettiler.
Böylece Rab’bin korkunç uyarısı gerçekleşmiş oldu:
“Allah’ın Egemenliği sizden alınacak ve onun meyvelerini yetiştiren bir ulusa verilecektir.”
Allah lütfunu eski İsrail’den, Eski Ahit’in Kilisesi’nden aldı ve artık lütfunu Yeni İsrail’e, Yeni Ahit’in Kilisesi’ne veriyor.
Allah bu Kilise aracılığıyla bize kıyaslanamayacak kadar üstün armağanlar sunuyor. Bize “göksel sırların açıklanmasını” bahşediyor.
Bize Musa aracılığıyla yalnızca eğitici bir yasa vermiyor; bizzat kendisi dünyamıza iniyor, insan oluyor ve kendi kutsal ağzıyla bize yetkin bir yasa veriyor.
Bize sevgi İncil’ini sunuyor ve bunu kendi kutsal yaşamıyla mühürlüyor.
Bize hayvanların kurban edildiği bir sunak vermiyor; aksine kendi değerli bedeninin ve kanının kansız kurbanı için sunak veriyor.
Bize sembolik bir ibadet değil, gerçek bir ibadet sunuyor.
Kutsal Sırlar aracılığıyla kendisini bize veriyor ve lütfunu bize aktarıyor.
Bizi yalnızca erdem konusunda meyve vermeye değil, kutsanmaya ve ilahîleşmeye çağırıyor.
Bize sayısız imkân ve yardım veriyor; fakat bizden yetkinlik istiyor. Bizi “ilâhî doğaya ortak olmaya” çağırıyor.
Bütün bunlar bizi korkutmalıdır. Çünkü Mesih bizden çok şey bekliyor.
Tövbenin ve kutsallığın meyvelerini bekliyor.
Bunca nimetin karşısında korku ve titreme içinde durmamızı istiyor.
Çünkü eğer biz de O’nun sayısız armağanlarını küçümsersek, Yahudilerinkinden çok daha büyük bir cezayı üzerimize çekebiliriz.
Eğer O’nun sevgisini reddedersek, “böylesine büyük bir kurtuluşu ihmal edersek, biz nasıl kurtulabiliriz?”
Öyleyse hepimiz kendimize önemli bir soru soralım.
Bunca yıldır gerçek Asma’nın, Rabbimiz İsa Mesih’in dallarız. O’nun Bedeninin üyeleriyiz. O’nun sayısız armağanlarından besleniyoruz.
Peki meyvelerimiz var mı?
Eski Ahit’in meyvelerini sormuyorum. Belki onlardan bizde de vardır. Fakat Yeni Ahit’in meyveleri nerede?
Ruhsal yaşamın ve kutsallığın meyveleri var mı?
Rab’bin şu sözü bizi sarsmalıdır:
“Meyve vermeyen her dal kesilir ve ateşe atılır.”
Öyleyse meyvelerimiz var mı?
Yetkinliğe doğru ilerliyor muyuz?
Yoksa hâlâ çok aşağıda mıyız ve en küçük şeylerde bile tökezliyor muyuz?
Yanımızdaki kişiye, çalışma arkadaşımıza, kardeşimize tahammül edemiyor muyuz?
Küçüklükler, kıskançlıklar, bencillikler ve başkalarını yargılamalar içinde mi kayboluyoruz?
Ruhsal hizmetimizde de, çevremizde çok az insan bulunduğunu gördüğümüzde, bunun tek sebebi çağımızın ahlâkî dinden uzaklaşması mıdır, yoksa bizim kendi meyvesizliğimiz de bunda pay sahibi midir?
Öyleyse bizim meyvelerimiz nerede?
Mesih bize her şeyi verdi!
Bunca yıl boyunca kendimiz üzerinde ne kadar çalıştık?
Birçoğumuz O’nun bağında bağcı olarak çalışıyor olmamız bizi güvence altına almıyor. Mesih bizden meyve isteyecek.
Öyleyse biz de bireyler olarak bu meyvelere sahip olmadığımız için Mesih’in lütfunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olabilir miyiz?
Rab ayrıca bizi şu konuda uyardı: Korkunç yargı gününde bağında çalışan birçok işçiyi reddedecek. Onlara:
“Sizi tanımıyorum.” diyecek.
Onlar şaşıracaklar: “Ya Rab, biz senin adınla peygamberlik etmedik mi?”
Rab ise onlara şöyle cevap verecek: “Sizi hiçbir zaman tanımadım.”
Öyleyse zamanımız varken O’nun bağında gayretli işçiler olalım ve meyve verelim.
Özellikle alçakgönüllülüğü kazanalım. Çünkü Yahudileri kör eden şey iktidar sevgisi, şan ve övgü tutkusu, yani kendini yüceltme arzusu oldu. Bu yüzden Mesih’i reddettiler.
Kardeşlerim, içimizde gerçek değişimler meydana gelsin.
Çarmıha gerilmiş Rab, Yeruşalim’in kızlarının doğal gözyaşlarını değil, Petrus’un tövbesinden doğan sıcak gözyaşlarını istiyor.
Ruhumuzun bağını sulayacak ve bol meyve vermesini sağlayacak gözyaşlarını…
Bu gözyaşları bize günahı sevmemeyi, tövbeyi, alçakgönüllülüğü, kutsallığı ve bizzat Mesih’i sevmeyi öğretecektir.
“Kardeşler, Güvey’i sevelim.”
O’nun güzelliğinin giysisini kuşanalım; O’nun alçakgönüllülüğüne ve kutsallığına benzeyelim ki sonunda O’nun yüceliğine de ortak olalım.


