Mesih Kimdir? (5)
D.Mesih’in Uluhiyeti
“Başarısız bir din” mi, yoksa başka bir şey mi?
Hristiyanlık ile diğer dinleri yalnızca dünyevî ölçütlerle karşılaştırırsak, Hristiyanlığın başarısız olmaya mahkûm bir din olduğunu görürüz. Neden?
Diğer bütün dinlerin kurucuları ne yaparlar?
İktidarlarını kabul ettirmek için para, siyasî güç, şiddet, ordu ve her şeyden önce kolay bir ahlâk anlayışı veya ahlâksızlık kullanırlar.
Peki Mesih ne istedi ve ne vaat etti?
O, insanlardan sıkı bir ahlâk, yalnızca bedende değil, ruhta, zihinde ve niyetlerde de temizlik istedi. Kendisine adanmış, yetkinliğe erişmek için gayret eden insanlar istedi.
Peki onlara ne vaat etti?
Onlara sıkıntılar, zulümler, mahrumiyetler ve ölüm vaat etti. Ve ne bu hayatta görülebilen ne de dünyevî zevkler sunan bir Cennet vaat etti.
Öyleyse, tamamen dünyevî ölçütlere göre Hristiyanlığın, Mesih’in Kilisesi’nin elli yıldan fazla yaşaması mümkün olmamalıydı.
Herhangi bir din bilimcisine, hatta başka bir inanca mensup bir din bilimcisine sorarsanız, size aynı şeyi söyleyecektir. Dünyevî ölçütlere göre Hristiyanlık başarısız olmuş bir dindir.
Herkes şu soruya hayret etmektedir: Bu mucize nasıl gerçekleşti? İlk üç yüzyıl boyunca on bir milyon insan nasıl oldu da kanlarını ve hayatlarını verdi, şehit oldu? Ve sonraki yüzyıllarda, özellikle Marksizmin hâkim olduğu ülkelerde milyonlarca insan nasıl aynı şekilde hayatını feda etti?
Neden?
Maddî zevkler vaat etmeyen bir din uğruna…
Bütün diğer dinlerin sahip olduğu kolay bir ahlâk anlayışına sahip olmayan; buna rağmen diğer dinlerde böylesine çok şehit, böylesine fedakârlıkla yaşayan azizler bulunmayan bir din uğruna…
Ve insanlar hayret ediyorlar: Bütün bunlar nasıl oldu?
Bu din nasıl hâkim oldu?
Onun sırrı nedir?
Böylesine sıkı bir ahlâk anlayışına sahip olduğu ve hiçbir dünyevî şey vaat etmediği hâlde nasıl oldu da yayıldı?
Siyasî önderlerin ne yaptığını biliyoruz… Onlar çeşitli vaatlerde bulunurlar: “Size para vereceğim, iş vereceğim, makam vereceğim.”
Mesih ise, Kefernahum’daki havrada bazı insanlar O’nu sonsuza dek terk etmeye başladıklarında, yanında kalanlara ne dedi, biliyor musunuz?
“Siz de mi gitmek istiyorsunuz?”
“Lütfen yanımda kalın. Gitmeyin, yoksa taraftarlarımı kaybederim…” demedi.
Çünkü O, dünyevî bir din kurucusu değildi. Kendisini Allah’ın peygamberi gibi gösteren sıradan bir insan değildi. Bizzat insan olan Allah’tı.
“Din” değil, “vahiy”
İşte tam da bu nedenle teolojik dilde Hristiyanlığın bir “din” değil, “vahiy” olduğunu söylüyoruz.
“Din” ne demektir?
Bazı insanlar, yani dinlerin kurucuları ortaya çıkmış ve Allah’ı bulmaya çalışmışlardır.
İnsan ne kadar iyi olursa olsun, Allah’ı kendi çabasıyla arayıp bulmaya çalıştığı sürece herhangi bir dinin mutlak hakikat olması mümkün değildir. En yetkin insan bile Allah’ı kendi gücüyle aramaya kalksa, O’nu bulması imkânsızdır.
Öyleyse bütün dinler, insanın arayış çabasını temsil eder…
Allah kimdir?
Dünya nasıl yaratıldı?
Allah bizden ne istiyor?
İşte bu yüzden dinlerde, kabul edilmesi mümkün olmayan ve insanın söylemeye bile utanacağı pek çok unsur bulunmaktadır.
Hristiyanlıkta ise Allah’ın kim olduğunu bulmaya çalışan bir insanla karşı karşıya değiliz. Tam tersine, insanı arayan bizzat Allah’ın kendisiyle karşı karşıyayız.
İşte biz de bunu anlaşılır bir şekilde açıklamaya çalışacağız.
Hiçbir din kurucusu kendisinin Allah olduğunu söylememiştir.
Bütün dinlere baktığınızda, kendisinin Allah olduğunu söylemeye cesaret etmiş hiçbir din kurucusu göremezsiniz. Hiçbiri…
Çünkü kendisinin Allah olduğunu söyleyen kişi ya:
- delidir,
- sahtekârdır,
- Allah’tır…
Mesih’in Allah olduğunu söylemesi
Öyleyse bir insan ortaya çıkıp “Ben Allah’ım” derse, mantıken üç ihtimalden biri söz konusudur:
Ya delidir,
ya sahtekârdır ve kendi çıkarını, şöhreti, parayı veya başka bir şeyi elde etmek istiyordur,
ya da gerçekten Allah’tır.
Mesih, kendisinin Allah olduğunu söyleyen tek kişidir!
Hristiyanlıkta ise imanımızın kurucusu, açıkça kendisinin Allah’ın Oğlu ve Allah Baba ile eşit olan Allah olduğunu ilan etmiştir.
Yoksa akıl hastası mıydı?
Herhangi bir insanın, Allah olmadığı hâlde kendisinin Allah olduğuna inanması için, ruhsal açıdan son derece ağır bir bozukluk içinde ve korkunç bir deliliğin hâkimiyeti altında olması gerekir.
Fakat hiç kimse Rab İsa Mesih hakkında böyle bir iddiada bulunmamıştır. O’nun en sert inkârcıları ve en fanatik düşmanları bile Rab’bin insan olarak gelmiş geçmiş en güçlü, en berrak zihinli ve en seçkin şahsiyetlerden biri olduğunu kabul ederler.
Üstelik Rab yalnızca bu konuda akıl hastası olup diğer bütün konularda dünyanın en üstün şahsiyeti olabilir miydi?
Rab o kadar berrak ve sükûnet sahibi idi ki, hayranlarının düşüncesiz coşkularına karşı koyuyor, Mesih olduğunu açıklamalarını yasaklıyor, halk O’nu kral ilan etmek istediğinde saklanıyor, başkaları O’nun krallığının dünyevî bir krallık olduğunu söylediğinde buna karşı çıkıyor ve ayrıca ileride işkence ve ölümü sükûnetle karşılayacağını biliyordu.
Bunlar aklını kaybetmiş bir insanın davranışları değildir.
Rab hayalperest de değildi. Hiçbir zaman gördüğü vizyonlarla övünmedi, hayranlarına Allah Baba ile yaptığı konuşmaları anlatmadı. Her konuda ölçülü ve dengeliydi; bu konuda da hiçbir insan O’nunla kıyaslanamaz.
Öyleyse O’nu nasıl akıl hastası olarak nitelendirebiliriz?
Ve O’ndan ortaya çıkan, dünyanın eşsiz mükemmelliğini ve en yüce öğretisini nasıl açıklayabiliriz?
Yoksa sahtekâr mıydı?
Böyle bir ihtimali kabul edersek, Rab’bin tarihte yaşamış en acımasız ve vicdanını kaybetmiş sahtekâr olduğunu da kabul etmemiz gerekir.
Çünkü kendi şöhreti uğruna insanlığı bölmüş ve milyonlarca insanın kendi adı uğruna kanını dökmesini istemiş olurdu. Kendini yüceltmek için insanların hayatlarıyla oynamış olurdu. Ve uluhiyeti hakkındaki yalanını, kendisine hayran bıraktığı masum insanların cesetleri üzerine kurmuş olurdu.
Böyle bir şey mümkün mü?
Peki İsa Mesih bütün bunları neden yapsın?
Böyle bir sahtekârlıktan ne kazanacaktı?
Hiçbir şey.
Ne kazandı?
Para mı?
İktidar mı?
Şöhret mi?
Tanınmışlık mı?
Taraftar mı?
Yaşadığı süre boyunca bunların hiçbirini kazanmadı.
Hatta hayatının son anlarında neredeyse tamamen yalnız kaldı. İnsanî ölçütlere göre din kurucuları arasında en başarısız olanıydı ve en onursuz, en aşağılayıcı sonla karşılaştı.
Peki bütün bunlar neden?
Rab, böylesine onursuz bir sonu ve çarmıhın korkunç işkencesini böylesine korkunç bir yalan uğruna mı kabul etti?
Böylesine korkunç bir sahtekârlık uğruna mı?
Ne kazanmak için?
Henüz güvence altına alınmamış bir şöhret ve birkaç cahil, korkuya kapılmış balıkçı uğruna mı?
Bu mümkün mü?
Öyleyse, ilk iki ihtimal geçerli değilse Mesih kimdi?
Kimdi?…
Başka hiçbir ihtimal yoktur.
Mesih bizzat Allah’tı!
İnsan olan Allah!
İşte bu nedenle ilahî kökenini, tabiatını ve görevini açıkça ve cesaretle ilan ediyordu.
Bunu açıkça gösteren bazı bölümleri zikredelim:
Yahudilere şöyle diyordu:
“İbrahim’den önce ben vardım.” (Yuhanna 8:58)
Yahudiler ise O’na şöyle karşılık veriyorlardı:
“Sen daha elli yaşında bile değilsin; nasıl olur da İbrahim’den önce vardın?”
Burada Rab, insan olarak doğmadan önce de var olduğunu ilan etmektedir.
Peki ne olarak vardı?
Allah olarak vardı!
Bir gece Nikodimos’a, gökten indiğini ve insan olduğunu söyledi. Aynı zamanda, yeryüzünde bulunduğu hâlde Allah olarak gökte de bulunduğunu söyledi:
“Gökten inmiş olan ve insan olmuş O’dur. Yeryüzüne inmiş olmakla birlikte Allah olarak gökte ve bütün evrende bulunmaya devam etmektedir.” (Yuhanna 3:13)
Bir başka gün felçliye:
“Günahların bağışlandı” dediğinde, Ferisiler kendi aralarında şöyle düşünüyorlardı:
“Bu adam ne söylüyor? Günahları yalnızca Allah bağışlayabilir!”
Mesih ise şöyle cevap verdi:
İnsanoğlu’nun günahları bağışlama yetkisine sahip olduğunu bilmeniz için felçliye:
“Yatağını kaldır ve yürü” diyorum.
Ve felçli ayağa kalkıp yürüdü.
Bir başka olayda Ferisiler O’nu, “Allah’ın Oğlu” olduğunu söylediği için suçladılar. (Yuhanna 19:7)
Yahudiler ise O’nu öldürmek istiyorlardı; çünkü Allah’ın Baba’sı olduğunu söyleyerek kendisini Allah’a eşit kılıyordu. (Yuhanna 5:18)
Başka bir seferinde de O’nu taşlamak istediler ve şöyle dediler:
“Sen insan olduğun hâlde kendini Allah sayıyorsun.” (Yuhanna 10:33)
Kayseriye bölgesinde bir gün Petrus O’na:
“Sen Mesih’sin, diri Allah’ın Oğlu’sun.” (Matta 16:16) dedi.
Rab ona “Hayır, öyle değil” demedi. Tam tersine, söylediğinin iman kayasının kendisi olduğunu belirtti.
Yani Allah’ın Oğlu olduğuna dair iman kayası üzerine Kilisesini bina edeceğini söyledi.
Öğrencileri O’na “Öğretmen” diyorlardı. Rab ise şöyle diyordu:
“Siz bana Öğretmen ve Rab diyorsunuz. Doğru söylüyorsunuz. Ben O’yum.” (Yuhanna 13:13)
Burada Rab yalnızca en büyük öğretmen olmadığını, aynı zamanda her şeye gücü yeten Allah olduğunu kabul etmektedir.
Bugün birçok kişi şöyle der:
“Mesih Sokrates, Aristoteles veya Platon gibi en büyük öğretmendir.”
Fakat Mesih yalnızca büyük bir öğretmen, bir devrimci veya toplumsal bir reformcu değildi.
O, bizzat Allah’tı!
Üstelik mucizeler gerçekleştirdiğinde öğrencilerine:
“Babam Allah’ın yaptığı mucizeleri ben de aynen yapıyorum.” (Yuhanna 5:19) diyerek, Allah Baba ile aynı ilahî yetkiye ve kudrete sahip olduğunu vurguluyordu.
Büyük Cuma günü, Sanhedrin’de Yahudiler Rab’be ısrarla O’nun Allah’ın Oğlu olup olmadığını sordular:
“Bize açıkça söyle, Allah’ın Oğlu musun, değil misin?”
Rab ne cevap verdi? “Benim.”
“Değilim” demedi.
Bununla da kalmayarak:
“Yakında İnsanoğlu’nun Allah’ın sağında oturduğunu göreceksiniz. Ve yeniden gelecektir.” (Markos 14:62)
dedi.
Yani ilahî tabiatını açık ve kamuya açık şekilde ikrar etti. Zaten Rab’bin ölüm cezasına çarptırılmasının ve idam edilmesinin sebebi de buydu.
Bu açık ikrarı O’na hayatına mal oldu.
Son olarak Diriliş Pazar günü Tomas O’nu gördü ve:
“Rabbim ve Allah’ım!” (Yuhanna 20:28) dedi.
Mesih ona:
“Hayır Tomas, öyle değil. Ben Allah değilim” demedi.
Aksine, Rab ve Allah olduğunu kabul etti.
Rab’bin Uluhiyetine dair Elçilerin ve Yeni Ahit yazarlarının tanıklıkları
Rab’bin Tanrılığına iman, üç yüzyıl sonra ortaya atılmış veya icat edilmiş bir öğreti değildir. Bu, ilk Kilise’nin imanıydı ve daha başlangıçta Yeni Ahit kitaplarında açıkça kaydedilmiştir.
Rab’bin Allah’ın Oğlu ve Allah olduğuna dair kendi bilincini, Yeni Ahit yazarları da birçok yerde açıkça kabul etmiş ve ilan etmişlerdir.
En belirgin bölümlerden bazılarını zikredelim:
Rab’bin öğrencisi ve İncil yazarı Yuhanna, İncilinin başlangıcında İsa Mesih hakkında, O’nu Allah’ın Oğlu ve Kelâmı olarak adlandırarak şöyle yazar:
“Yaratılışın başlangıcında Allah’ın Oğlu vardı. Kelâm, Allah Baba’dan ayrılmaz ve O’nunla daima birlik hâlindeydi. Kelâm, yetkin Allah’tı. Yaratılışın başlangıcında O, Allah Baba ile birlik hâlinde vardı. Bütün yaratılmışlar O’nun aracılığıyla yaratıldı ve yaratılmış olan hiçbir şey O olmadan var olmadı.” (Yuhanna 1:1–3)
Aynı müjdeci, Birinci Mektubu’nda da açıkça şöyle belirtir:
“Gerçek Allah ile, O’nun Oğlu İsa Mesih aracılığıyla birlik içindeyiz. Bu İsa Mesih gerçek Allah ve sonsuz yaşamdır.” (1. Yuhanna 5:20)
Rab İsa Mesih’in Allah olduğu Elçi Pavlus da mektuplarında pek çok yerde açıkça ilan eder.
Bunlardan bazılarını zikredelim:
“Mesih, insan olarak Yahudilerden gelmiştir; fakat aynı zamanda her şeyin üzerinde hüküm süren Allah’tır.” (Romalılar 9:5)
Başka bir mektubunda da Hristiyanların hep birlikte:
“Büyük Allah’ın ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in yüceliğinin ortaya çıkmasını sevinçle beklediğimizi” söyler. (Titus 2:13)


